Nevzat Kaya

Oruç: Açlıktan Öte Bir Terbiye

Nevzat Kaya

Ramazan gelince mahallenin havası değişir. Sokaklarda bir telaş, evlerde bir hazırlık, kalplerde ise tatlı bir heyecan başlar. Sanki bütün bir toplum aynı kalbin ritmiyle atmaya başlar. Ramazan, sadece takvimin bir ayı değildir. İnsanın içini ısıtan, kalbini yumuşatan, hayatın gürültüsü içinde kaybolan merhameti yeniden hatırlatan bir misafirdir. Oruç, insanı eşitleyen, aradaki yapay duvarları yıkan ulvi bir ibadettir.

Oruç, sadece mideyi değil, insanın bütün varlığını terbiye eder. Açlık, nefsin en zayıf noktasıdır. İnsan, her istediğini her an elde edebildiği sürece kendini güçlü zanneder. Ama susuzluğun boğazı kuruttuğu, açlığın içi kavurduğu o saatlerde insan, aslında ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu hatırlar. Bu hatırlayış insanı küçültmez, aksine onu insan yapar.

Kur’an’da orucun hikmeti açıkça ifade edilir:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.” (Bakara, 183)

Buradaki “takva” sadece günahlardan kaçınmak değil, insanın haddini bilmesi, kendini mutlak güç sanmaması, yeryüzünde adaletle yürümeyi öğrenmesidir. Oruç işte bu eğitimin adıdır.

Bir insan gün boyu aç kaldığında fakirin ne hissettiğini anlar. Ama bu sadece duygusal bir empati değildir. Oruç, insanın iç dünyasında bir dönüşüm başlatır. Açlığın ne demek olduğunu hisseden bir kalp, artık israfın karşısında daha bilinçli durur. Yoksulun halini anlamaya başlar. Çünkü oruç sadece aç kalmak değil, merhameti diri tutmaktır.

Peygamber Efendimiz, orucun bu ahlaki yönünü şöyle ifade eder:
“Nice oruç tutan vardır ki, orucundan ona kalan sadece açlık ve susuzluktur.” (İbn Mace, Sıyam, 21)

Yani oruç sadece mideyi aç bırakmak değildir. Dilini, gözünü, elini, kalbini de haramdan uzak tutmaktır. Eğer oruç insanı daha merhametli, daha adil, daha alçak gönüllü yapmıyorsa, o oruç amacına ulaşmamış demektir.

Çünkü kibir nefsin en büyük silahıdır. İnsan, tokken kendini güçlü zanneder. Cebi doluyken, karnı tokken, hayatı rahatken başkalarının halini unutabilir. Ama oruç insanın o sahte gücünü söker alır. Açlık insanın kulağına fısıldar. “Sen sandığın kadar güçlü değilsin. Bir lokmaya, bir yuduma muhtaçsın.”

İşte o an kibir çatlar. Yerine tevazu filizlenir. Oruç zengini fakirin sofrasına oturtan bir ibadettir. Aynı sofrada buluşan kalpler, aynı hakikati öğrenir. İnsan ancak paylaşarak büyür.

Oruç aynı zamanda nefse karşı bir direniştir. Modern hayat insana sürekli tüketmeyi, anında tatmin olmayı telkin eder. Reklamlar, ekranlar, vitrinler hep aynı şeyi söyler. “Canın ne isterse yap.”

Oruç ise insana sabrı öğretir. Beklemeyi öğretir. İrade sahibi olmayı öğretir. Bu yüzden oruç insanı özgürleştiren bir ibadettir. Nefsinin esiri olan bir insan aslında hür değildir. Oruç insanı kendi içindeki esaretten kurtaran bir eğitimdir.

Burada önemli bir hakikat var. Din bir bütündür. Namaz, oruç, zekât, ahlak… Bunlar birbirinden kopuk parçalar değildir. İslam, parça parça yaşanacak bir hayat tarzı değil, insanın bütün varlığını kuşatan bir yol haritasıdır.

Peygamberimizin rehberliğinde yetişen sahabe toplumunda namazsız bir oruç düşünülemezdi. Çünkü onlar dini bir bütün olarak öğrenmiş, ibadetleri birbirinden kopuk değil, aynı ağacın dalları gibi görmüşlerdi. Namaz orucun ruhunu diri tutar, oruç da namazın insanda oluşturduğu bilinç ve teslimiyeti hayata taşır.

Fakat son yüz yılda müslüman toplumlar bu sahih rehberlikten bilinçli biçimde koparılmaya çalışıldı. Dini hayatın merkezinden çekmek, ibadetleri parçalamak, insanla din arasına mesafeler koymak için türlü politikalar üretildi. Kimi zaman din sadece vicdana hapsedildi, kimi zaman kültürel bir hatıraya dönüştürüldü. Böyle bir ortamda büyüyen nesiller, dini sağlıklı bir bütünlük içinde öğrenme imkanı bulamadı.

İşte böyle bir topluma, “Namazın yoksa oruç tutma” demek, hakikati savunmak değil, insanı dinden iyice soğutmak olur. Bu yaklaşım maslahata da hikmete de uygun değildir. Çünkü ibadet bir kapıdır. Oruç tutan bir insan zaten dinin bir emrini kabul etmiş ve yerine getirmiştir. Bu küçümsenecek değil, üzerine inşa edilecek bir adımdır.

Doğru olan dil şudur: Madem orucun farz olduğuna inanıp tutuyorsun, o zaman dinin diğer farzlarını da aynı ciddiyetle düşünmek gerekir. Çünkü din parçalanacak bir yapı değil, bir bütündür. Namazı, zekatı, ahlakı ve diğer sorumlulukları da aynı bilinçle hayatımıza katmamız gerekir.

İnsanları ibadetten uzaklaştıran, dışlayan, küçümseyen bir dil değil, kuşatan, davet eden, hatırlatan bir dil yerleşmelidir. Çünkü İslam’ın daveti kapı kapatan değil, kapı açan bir davettir.

Ramazan, sadece aç kalma ayı değildir. Ramazan, kalbi yumuşatma ayıdır. Yoksulun halini anlama, kibri kırma, merhameti büyütme ayıdır.

Oruç, sofradan kalkınca bitmez. Asıl oruç, hayatın içinde devam eder. İnsanı incitmemekle, haksızlığa ortak olmamakla, paylaşmayı unutmamakla, kibri kalpten söküp atmakla…

İşte o zaman oruç sadece bir ibadet değil, insanı olgunlaştıran, toplumu güzelleştiren bir eğitim olur. Çünkü gerçek oruç sadece aç kalmak değil, insanın kendini yeniden inşa etmesidir.

Yazarın Diğer Yazıları