Nevzat Kaya

Dava Zirvede Bulunmaz, Omuzda Taşınır

Nevzat Kaya

İnsan gençken dünyayı değiştirebileceğine inanır.

Biz de inanıyorduk.

1995-1998 yıllarının liseli gençliğiydik. Henüz yirmili yaşlarda bile değildik ama yüreğimiz yaşımızdan çok daha büyüktü. Okuduğumuz her kitap zihnimizde yeni bir kapı açıyor, dinlediğimiz her sohbet bizi yeni bir yürüyüşe çağırıyordu. Saatlerce tevhidi, ümmeti, memleketi, adaleti, hürriyeti konuşuyorduk. Çünkü 28 Şubat'ın hürriyeti kısıtlanan, nefessiz bırakılan gençleriydik. Bu yüzden dava kıymetliydi. Dünyanın dört bir yanında akan Müslüman kanını kendi yüreğimizde hissediyor, Filistin'i, Bosna'yı, Çeçenistan'ı kendi mahallemizin acısı gibi yaşıyorduk.

Dilimizde tağutlara karşı yükselen bir "Lâ" vardı.

Hayallerimiz büyüktü.

Farklı düşünce iklimlerinden besleniyor olsak da hedefimizin bir olduğuna inanıyorduk. Ülkücüsüyle, İslamcısıyla, mazlum coğrafyaların yeniden ayağa kalkacağına, yeryüzünde Allah'ın adaletinin ve hakikatin hakim olacağı bir medeniyetin kurulacağına yürekten inanıyorduk. Kimimiz Seyyid Ahmed Arvasi'nin Türk-İslam ülküsünü medeniyet tasavvuruyla buluşturan fikirlerinden etkileniyor, kimimiz Hasan el-Benna'nın teşkilat ruhunu örnek alıyor, kimimiz Seyyid Kutub'un fikir dünyasında dolaşıyorduk. Fikirlerde bazı farklılıklarımız vardı ama heyecanımız ortaktı. Hepimiz, ömrünü hakikate adayan, adalet için yaşayan ve inandığı dava uğruna bedel ödemekten çekinmeyen dava adamları olmanın hayalini kuruyorduk.

Sonra hayat başladı.

28 Şubat'ın sert rüzgarları geçti. Üniversiteler, iş hayatı, evlilik, çocuklar, geçim telaşı, sorumluluklar...

Yıllar geçti.

Kimimiz öğretmen oldu, kimimiz mühendis, kimimiz esnaf, kimimiz memur, kimimiz asker, kimimiz belediyede görev aldı. Bunların hiçbirinde yanlış yoktu. Çünkü İslam, helal kazancı ibadet sayan bir dindir. Çalışmak da kulluktur.

Asıl mesele meslek sahibi olmak değildi.

Asıl mesele, meslek edinirken davayı kaybetmemekti.

Ne yazık ki zaman çoğumuzun heyecanını törpüledi. Dünyanın yükünü omuzlarken, omuzlarımızdaki en büyük emaneti fark etmeden yere bıraktık.

Bazen kendi kendime şu benzetmeyi yapıyorum. Sanki hep birlikte Ağrı Dağı'na tırmanıyorduk. Zirveye ulaşmak için bütün gücümüzle yürüdük. Yorulduk, terledik, mücadele ettik. Zirveye vardığımızı sandığımız anda geriye dönüp baktık ki davayı dağın eteğinde unutmuşuz.

Oysa dava, zirvede bulunacak bir ödül değildi.

Dava, tırmanırken omuzda taşınacak bir emanetti.

Kur'an bize bunun örnekleriyle doludur.

Hz. Nuh, neredeyse bir ömür boyunca aynı hakikati anlattı. Yıllarca alay edildi, inkar edildi ama o bir gün bile "Artık yeter." demedi. Çünkü dava neticeye göre değil, sadakate göre yürünürdü.

Hz. İbrahim, putları kırmadan önce korkularını kırdı. Ateşe atılmayı göze aldı ama hakikatten vazgeçmedi. Çünkü dava, konforun değil, teslimiyetin adıdır.

Hz. Musa, Firavun'un sarayına elinde güçle değil, hakikatle girdi. Önünde deniz, arkasında ordu varken bile geri dönmedi. Çünkü dava, imkanlara değil, Allah'a güvenerek yürümektir.

Ve son Peygamber Hz. Muhammed (sav)...

O, Mekke'de yalnız bırakıldı, Taif'te taşlandı, Uhud'da yaralandı, Hendek'te kuşatıldı, en sevdiklerini toprağa verdi. Ama hiçbir acı onu davasından koparamadı. Çünkü onun mücadelesi bir seçim kampanyası değil, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarma mücadelesiydi.

İşte dava budur.

Dava, birkaç yıl süren gençlik heyecanı değildir.

Dava, emekliliği olmayan bir ömürdür.

Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda üzülmemek elde değil. Bir futbol turnuvası düzenleyin, yüzlerce genç gelir. Bir konser ilan edin, meydanlar dolar. Ama tevhidi, Kur'an'ı, ümmetin derdini konuşmaya çağırın, çoğu zaman birkaç saf ancak oluşur.

Demek ki gençler değişmedi sadece.

Heyecanlarımızın yönü değiştirildi.

Artık alkış uğruna yorulan çok, Allah için yorulan az.

Takipçi kazanmak için gece gündüz çalışan çok, hakikati anlatmak için zaman ayıran az.

Dünya bize davayı unutturmadı belki ama onu sürekli ertelemeyi öğretti.

"Biraz daha işlerimi toparlayayım..."

"Çocuklar biraz büyüsün..."

"Şu borçlar bitsin..."

Derken ömür bitiveriyor.

Oysa dava boş vakit işi değildir.

Çünkü hakikat boş vakitlerde değil, hayatın tam ortasında yaşanır.

Tarih de bunu söylüyor.

Hakikati hiçbir zaman kalabalıklar başlatmadı.

Hz. Nuh'un gemisine herkes binmedi.

Hz. İbrahim tek başına bir ümmetti.

Bedir'de sayı değil, iman kazandı.

Dün olduğu gibi bugün de tarihi büyük kalabalıklar değil, inandığı davaya sadık kalan küçük ama kararlı topluluklar yazacaktır.

Belki bugün de tevhidi konuşanlar bir avuç kadardır.

Varsın öyle olsun.

Yeter ki o bir avuç kadar kişi, ömrünün son nefesine kadar davasını omuzunda taşısın.

Çünkü Allah bize dünyayı değiştirme sorumluluğu yüklemedi.

Bize dünya değişse bile hakikatten ayrılmama sorumluluğu yükledi.

Dava, Ağrı Dağı'nın zirvesinde değil.

Onu oraya çıkaracak yüreklerin omuzlarındadır.

Yazarın Diğer Yazıları