Son günlerin öncelikli gündemi şüphesiz Mekke Anlaşması.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta imzalanan ortak savunma anlaşması, daha ilk gününden itibaren farklı siyasi kampların kendi penceresinden yorumladığı bir tartışmaya dönüştü. Anlaşmanın temel mantığı, taraflardan birine yönelik saldırının üç ülkeye yapılmış sayılması ve ortak savunma kapasitesinin güçlendirilmesi üzerine kurulu. Taraflar ise bunun herhangi bir ülkeye karşı kurulmuş bir askeri blok olmadığını özellikle ifade ediyor.
Fakat sosyal medyada mesele çok daha basit bir denklem içine sıkıştırılıyor.
Bir taraf, “Bu anlaşma Amerika ve İsrail'in isteğiyle İran'a karşı kuruldu” derken, diğer taraf “İsrail'in bölgesel tehditlerine karşı oluşturulmuş bir güvenlik ittifakı” olduğunu savunuyor. Hatta İran'ın, Suudi Arabistan'daki Amerikan üslerine saldırması halinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın otomatik olarak İran'a savaş açacağı ileri sürülüyor.
Bana göre meseleye böyle bakmak, uluslararası siyaseti fazla basitleştirmektir.
Devletlerarası ilişkiler, sosyal medya mantığıyla “A oldu, o halde B olacak” şeklinde ilerlemez. Hele söz konusu Türkiye gibi aynı anda birçok güç merkeziyle ilişki yürütmek zorunda olan bir devletse.
Devlet aklı, sosyal medya aklı değildir.
Türkiye'nin dış politikasını yalnızca bir-iki görünür hedef üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır. Ankara aynı anda Rusya'yı, Amerika'yı, Avrupa'yı, Çin'i, İran'ı, Körfez ülkelerini, İsrail'i ve İslam dünyasını hesaba katan çok katmanlı bir politika yürütüyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca “İran'a karşı üç ülke birleşti” şeklinde okumak sığ bir yorumdur.
Bir devlet aynı anda hem İran'la rekabet edebilir, hem diplomatik kanalını açık tutabilir, hem İran'ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak isteyebilir hem de İran'ın parçalanmasının kendi güvenliği açısından daha büyük bir felaket olacağını düşünebilir.
Bunların hepsi aynı anda mümkündür.
Türkiye'nin dış politikasında gördüğümüz “hem o hem bu” yaklaşımı tam da budur.
Peki İran neden paniklemedi?
Burada gözden kaçırılan önemli bir ayrıntı var.
Eğer Mekke Anlaşması gerçekten doğrudan İran'a karşı hazırlanmış bir savaş ittifakı olsaydı, İran'ın ilk tepkisi anlaşmanın mahiyetini anlamamız açısından önemli olurdu.
Oysa Tahran'dan gelen açıklamalar bir savaş alarmı niteliğinde olmadı. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, anlaşmadan korkulacak bir durum olmadığını ve bölge ülkelerinin güvenlik konusunda dış güçlere bağımlılığının azalmasının prensipte olumlu görülebileceğini ifade etti.
Bu önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü Tahran'ın neyi tehdit olarak algıladığı, bazen sosyal medyada bizim neyi tehdit olarak algıladığımızdan daha öğreticidir.
İran elbette anlaşmayı yakından takip ediyor. Suudi Arabistan'ın güvenlik mimarisindeki değişim, Türkiye'nin artan bölgesel ağırlığı ve Pakistan'ın stratejik kapasitesi İran açısından önemsiz değil.
Fakat ilk tepki bize şunu söylüyor. İran, Mekke Anlaşması'nı doğrudan kendisine yöneltilmiş bir savaş ilanı olarak okumuyor.
Bu nedenle “İran bir Amerikan üssüne saldırdı, Türkiye de ertesi sabah İran'a savaş açacak” şeklindeki yorum, jeopolitik bir analiz değil, jeopolitik saçmalıktır.
Bir Amerikan üssüne saldırmak başka, Suudi Arabistan devletine saldırmak başkadır. Bir ülkenin topraklarında Amerikan askeri unsurlarının bulunması, o ülkenin doğrudan Amerikan operasyonunun tarafı olduğu anlamına gelmez.
Dolayısıyla anlaşmanın hangi şartlarda kolektif savunma mekanizmasını harekete geçireceği konusunda kamuoyuna açıklanmayan ayrıntılar varken, otomatik savaş senaryoları üretmek jeopolitik analiz değil, slogan üretmektir.
Asıl dikkat edilmesi gereken yer İsrail'dir.
Bana göre Mekke Anlaşması'nın en önemli sonuçlarından biri İsrail'in bölgesel hesapları açısından ortaya çıkabilecek sonuçlardır.
İsrail'in, Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den Kudüs'e kadar genişleyen pervasız saldırıları, soykırımı, askeri ve siyasi hamleleri, bölgesel güvenlik mimarisini zaten değiştirmiş durumda.
Daha anlaşma imzalanmadan önce Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın da içinde bulunduğu geniş bir ülke grubu, İsrail'in Mescid-i Aksa ve Kudüs'teki statükoya yönelik girişimlerini açık biçimde kınamıştı.
Bu nedenle anlaşmayı yalnızca İran dosyasına bakarak okumak ciddi bir eksikliktir.
Burada önemli bir paradoks var. İran'a karşı olduğu iddia edilen bir anlaşmadan İsrail neden rahatsız olsun?
Asıl mesele bölgenin güvenlik mimarisinin kimin kontrolünde olacağıdır.
On yıllardır Körfez'in güvenlik denkleminde temel aktör Amerika Birleşik Devletleri oldu. Suudi Arabistan'ın güvenliği büyük ölçüde Amerikan askeri kapasitesiyle ilişkiliydi.
Şimdi ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi aralarında bir güvenlik mekanizması kuruyor.
Bu, Amerika'ya “seni tamamen dışlıyoruz” demek değildir.
Ama “Bölgenin güvenliği yalnızca Washington'un güvenlik şemsiyesi altında şekillenmek zorunda değil” mesajıdır.
Bu açıdan Mekke Anlaşması sadece üç ülkenin askeri iş birliği değil, aynı zamanda yeni bir bölgesel güvenlik paradigması arayışıdır.
Türkiye açısından asıl kazanç ne?
Türkiye'nin burada elde ettiği en büyük kazanım Suudi Arabistan'ın petrolü veya Pakistan'ın stratejik kapasitesi değildir.
Asıl kazanım masanın merkezine oturmaktır.
Türkiye bugün NATO içerisinde yer alan, Rusya ve İran'la diplomasi yürüten, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve askeri ilişkiler geliştiren, Pakistan'la stratejik iş birliği kurabilen ve İslam dünyasında ciddi siyasi karşılığı bulunan bir ülke.
Mekke Anlaşması bu çok yönlü diplomasinin yeni bir halkasıdır.
Türkiye burada yalnızca Suudi Arabistan'ı koruyan veya Pakistan'la ortak hareket eden bir ülke konumuna gelmiyor.
Ortadoğu'nun yeni güvenlik mimarisinin kurucu aktörlerinden biri olma iddiasını güçlendiriyor.
Peki gizli maddeler var mı?
Bunu bilmiyoruz.
Anlaşmanın bütün metni kamuoyuna açıklanmadığı için bazı ayrıntıların bilinmemesi mümkündür. Fakat asıl mesele, önümüzdeki aylarda anlaşmanın nasıl uygulanacağıdır.
Ortak tatbikatlar yapılacak mı?
İstihbarat ve savunma iş birliği hangi seviyeye çıkacak?
Anlaşma gerçek anlamda bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşecek mi?
Bunları zaman gösterecek.
Ben Mekke Anlaşması'na “İran'a karşı yapılmış anlaşma” demiyorum. “İsrail'e karşı yapılmış bir anlaşmayı” daha çok ihtimal dahilinde görsem de, aslında bu anlaşmanın çok daha büyük amaçları kapsadığını düşünüyorum.
Bu anlaşma, İslam dünyasının kendi güvenlik mimarisini kurma arayışının önemli adımlarından biri olarak okunabilir. İran bunun dışında kalabilir, başka ülkeler farklı pozisyonlar alabilir. Ancak temel mesele değişmiyor.
Bölge artık eski güvenlik düzenine dönmek istemiyor.
Bugün sosyal medyada herkes Mekke Anlaşması'na kendi siyasi gözlüğüyle bakıyor.
Kimi “İran'a karşı Amerikan projesi” diyor.
Kimi “İsrail'e karşı İslam ittifakı” diyor.
Ben ise ikisinin de meseleyi eksik okuduğunu düşünüyorum.
Çünkü büyük devletlerin yaptığı anlaşmaların tek bir hedefi olmaz.
Bir anlaşma aynı anda İran'ı dengeleyebilir, İsrail'in bölgesel hareket alanını daraltabilir, Amerika'ya alternatif güvenlik kanalları oluşturabilir ve Türkiye'nin bölgesel ağırlığını artırabilir.
Bunların hepsi aynı anda mümkündür.
Devlet aklı zaten bunun için vardır.
Sokaktaki insan bir hamlede tek bir sonuç arar.
Devlet ise aynı hamlede on sonucu hesaplar.
Bu yüzden Mekke Anlaşması'nı “İran'a karşı mı, İsrail'e karşı mı?” sorusuna hapsetmek yerine daha büyük soruyu sormak gerekiyor.
Ortadoğu'nun güvenlik mimarisini bundan sonra kim kuracak?
Kanaatim odur ki Mekke'de imzalanan anlaşmanın gerçek anlamı, bugün imzalanan maddelerden ziyade yarın kuracağı dengede ortaya çıkacak.
Belki birkaç yıl sonra 7 Ağustos 2026'ya yalnızca bir savunma anlaşmasının imzalandığı tarih olarak değil, Ortadoğu'da güvenlik düzeninin yeniden yazılmaya başladığı günlerden biri olarak bakacağız.