Vefa Yoksa Çöküş Gelir
Mehmet Zeki Dinçarslan
Eskiden aile ile çocuklar arasında bir külfet bölüşümü vardı. Yani, ailenin refahı da adaletli bir şekilde aile bireyleri arasında bölüştürülüyordu, zahmeti de. Çocuklar, erken yaşlarda, aile işlerinde sorumluluk almaya başlıyorlardı. Nedir, bakkala gidilecek, alışveriş yapılacak, ev işlerine yardımcı olunacak, baba esnafsa dükkâna gidilecek değilse bir yerde çıraklık yapılacak ve benzerleri. Çocukların böylesi bir eğitimden geçiyor olmaları onlarda fedakârlık ve vefa duygularının da eğitimiydi aslında. Ailelerine olan vefa borçlarını fedakârlık yaparak ödüyorlardı. Bilinçle yapılan bir eğitim süreci de değildi bu. Hayatın akışının doğal bir parçasıydı. İnsan, çocukluğuyla birlikte olgunlaşma serüvenine atılır. İnsan pişer. Ailede pişer, okulda pişer, çevrede pişer. Her türlü pişer yani çocukluktan itibaren ve hayata hazırlanır.
Okullarda yaşanan menfur şiddet hadiselerini biliyoruz. Burada tekrar etmiyorum size. Bu olaylarla ilgili her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendince bir neden ileri sürüyor. Benim bu konuyla ilgili yorumum vefa kavramıyla alakalı. Çocuklarımızda vefa duygusu yok olmaya başladı artık. Sürekli refah paylaşıp sorumluluk vermediğimiz çocuklardan ne bekliyoruz ki?
İnsanları bir arada tutan esas sebep nedir? Belki sık tekrar ediyorum beni mazur görün. İnsanları bir arada tutan şey hukuktur. Hukuk olmazsa insanların birbirlerinin haklarına riayet etme durumu ortadan kalkar. Peki hukukun, hukuk sistemlerinin temelinde yatan kavram nedir? Bütün kitaplarda yazar bu, hukukun temeli ahde vefa kavramıdır. İnsanlar kendi aralarından zımnen bir anlaşma yapmışlardır birbirilerinin haklarına tecavüz etmemek üzere.
Çocuklarımıza bakalım. Geleceğin büyükleri olacak çocuklarda bu bahsettiğim vefa kavramının gittikçe azaldığını görüyoruz. Dünya kendileri için var zannediyorlar. Sorumluluk almadıkları için, zoru bilmedikleri için zora gelemiyorlar. Ekranların kendilerine sunduğu kolay hayatlara imreniyorlar. Bilgisayar oyunlarında kolayca dağları yerinden oynatıyorlar, dönüp bakıyorlar ki gerçek hayatta bu yok. Televizyon dizilerinde yaşanan lüks hayatlara bakıyorlar. Kendi dünyalarında bunun olmadığını görüyorlar. Kendilerine biçilmiş olan farazi değeri de merkeze koyunca büyük bir boşluk duygusu açığa çıkıyor. Vefa ve adalet duyguları oluşamıyor.
Bunu şöyle düşünmek lazım: Anne karnında gelişimini tamamlayamayan bir bebek nasıl fiziksel bir engelle doğuyorsa, çocuklukta vefa, fedakârlık ve adalet duygusunu almayan birey de duygusal olarak eksik kalır. Bu eksiklik de sadece kendisini değil, içinde yaşadığı toplumu da bozar.
Peki, çözüm var mı? Kolay değil. Öncelikle konuyu ciddiye alacak paydaşlara ihtiyaç var. Aileler çocuklarını ekranlara teslim etmemeli. Eğer teslim ettiyseniz işiniz çok zor. Konuya sadece din ekseninden bakmak da yanlış. Din, toplumun sadece bir bileşenidir. Herkes dindar olmak zorunda değil. Herkes her zaman dindar da değildi ayrıca. Geçmiş nostaljisine kapılıp, “Eskiden herkes Allah’tan korkuyordu şimdi korkmuyor” demek de pek anlamlı değil. Eskiden de dindar insanlar vardı, dindar olmayan insanlar vardı. Her insan dindar olmak zorunda değil fakat her insan vefalı olmak zorunda. Toplumsal düzenin temeli tam olarak budur.
Çocuklara fedakarlığı öğretmek zorundayız ve bunun yolu sorumluluk vermekten geçer. El bebek gül bebek büyütülen çocukların ben merkezli olacakları kesin. Devlet de önemli bir paydaş. “Suça sürüklenen çocuk” söylemleriyle meseleyi hafifletmek doğru değil. Tamam, suça sürükleniyor fakat suç işlediğinde başına neler geleceğini bilmesi de gerekiyor. Birilerinin canını yakan çocuk medyaya “alem buysa kral benim” tarzı resimler veriyorsa “Suça özendiren çocuk” haline dönüşmüştür. Devlet, çok ciddi eğilmeli çocukların üzerine. Meslek edindirme kursları olmalı, spor aktiviteleri olmalı. Herkesi üniversiteye yönlendiren bu eğitim sisteminin bozuk olduğu aşikâr. Üniversite mezunu sayısı olması gerekenin iki katıyken muazzam bir ara eleman açığı var ülkemizde. Herkesin bir mesleği olmalı. Çocuklar ve gençler zoru görmeli, emek vermeyi öğrenmeli.
Başka bir husus dikkatimi çekiyor. İnsanımızın genelinde yayılmakta olan bir bencillik virüsü var. İnsanlar kendi içlerine çekilmişler, sınırlarını kesin bir şekilde kendi hayatlarının etrafına çizmişler ve dışarıya tamamen kapalılar. Gencecik insanların yaptıkları işlerde ufacık fedakarlıkları bile yapmaktan imtina ettiklerini görüyoruz. Etrafınıza bir bakın, birçok örneği verebilecek durumdasınız. Buna sistem deyin, ekranlar deyin, modern kültür deyin ne derseniz deyin. Körü körüne kendi hakkını savunan fakat başkalarının da insan olduğunu kabul etmeyen kocaman bir kitle. Trafikte saygısızca başkasının hakkını gasp eden, gece vakti son ses müzikle insanları rahatsız eden ya da içtimai hayatta basit nezaket kurallarına bile uymayan insanlardan bahsediyorum. Kimisi küçük dozlarda yapıyor kimisi sizi rahatsız edecek seviyelere ulaşıyor. Mafya özentileri, zenginlik özentileri, lüks tüketim özentileri... Çocuklardan başlayan toplumsal çürüme ileri yaşlarda kendini daha net gösteriyor.
Eskiden, okul girişinde “Andımız” okurdu ilkokul öğrencileri. Her gün tekrar edilen, küçükleri sevmeler, büyükleri saymalar, yurdu ve milleti özünden çok sevmeler ister istemez bilinç altına işlerdi diye düşünüyorum. Türklük kısmı bazılarını rahatsız etti de kaldırdılar andımızı. Bugün, andımız gibi, her çocuğa tekrar tekrar söylenerek zihinlerine nakşedilen nedir peki? “Sen özelsin”, “Sen değerlisin”, “Sen bir tanesin”, “Sen dünyanın merkezisin”. Toplumu, çekirdekten çürütmek için en güzel yol bunları tekrar tekrar söylemek, ima etmektir.
Son olarak sivil toplumdan söz etmek istiyorum. Bizde sivil toplum, iktidara yanlama aparatından başka bir şey değil. Bir tane dişe dokunur faaliyeti olan sivil toplum kuruluşu yok. STK’lar siyasete bu kadar bulaşmak yerine gençleri toplayıp bir araya getirmeye uğraşsalar. Bir STK ağaç dikmeyi görev edinse kendine bir başkası kuşlarla ilgilensin başka birisi uzayla ilgili faaliyet yürütsün. Ama yok, illa siyaset yapıp menfaat temin edecekler. Fakat değişik fikirleri olan sivil toplum kuruluşları teşvik edilse, kurulsa bahsettiğim vefa-fedakârlık-adalet eğitiminin bir bacağı olabilir.
Hiç kimse dünyanın merkezi değil. Hepimiz, sınırlı ömürlere sahip basit canlılarız. Bu dünyaya geliyoruz ve gidiyoruz. Bu gerçeği unutmadan yaşamak zorundayız. Ne kendimizi abartalım ne çocuklarımızı. Aksi halde bunun sonuçlarını yaşamaya devam edeceğiz.