Mahmut Orhan

Herkesleşmek

Mahmut Orhan

Kalabalıkların içinde yürürken bazen aynı yüzlere defalarca rastladığınızı hissedersiniz. Farklı bedenler, farklı isimler, farklı hayatlar… Ama aynı cümleler, aynı tepkiler, aynı kaygılar. Sanki görünmeyen bir el, hepimizi aynı kalıptan çıkarmaya çalışmaktadır. İşte o zaman insanın aklına tek bir soru düşer: Kendimiz olmaktan ne zaman vazgeçtik?

"Herkesleşmek" diye bir kelime yok belki sözlüklerde. Ama hayatın içinde karşılığı fazlasıyla var. Herkesleşmek; kendini kaybetmeden topluma karışmak değil, topluma karışırken kendini yitirmektir. Bir gün aynaya baktığınızda yüzünüzü tanırsınız ama düşünceleriniz size yabancı gelmeye başlar. Çünkü artık kendi sesinizle değil, alkışın yön verdiği sesle konuşuyorsunuzdur.

İnsan, kabul görmek ister. Bu çok doğal. Sevilmek, beğenilmek, dışlanmamak… Bunlar insan ruhunun en eski ihtiyaçlarıdır. Fakat kabul edilme arzusu, insanı kendi hakikatinden uzaklaştırmaya başladığında görünmez bir yoksullaşma başlar. Önce fikirler birbirine benzer, sonra hayaller… En sonunda da karakterler. Oysa mümin, insanların rızasını değil, öncelikle Allah'ın rızasını gözetmeye davet edilmiştir. Çünkü insanların alkışı geçici, Hakk'ın hoşnutluğu ise ebedîdir.

Bugün herkes aynı mutluluğu satın almaya çalışıyor. Aynı fotoğrafı çekiyor, aynı cümleleri kuruyor, aynı hayatı yaşamayı başarı sanıyor. Oysa insanın en kıymetli tarafı, kimseye benzemeyen yanıdır. Bir ağacı orman yapan, bütün ağaçların aynı boyda olması değil; her birinin göğe farklı bir yerden uzanmasıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim’de insanların farklı yaratılışlarının bir üstünlük sebebi değil, hikmet ve tanışma vesilesi olduğu bildirilir: "Sizi birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere ayırdık." (Hucurât, 49/13). Demek ki Allah, tek tip insanlar değil; farklılıklarıyla birbirini zenginleştiren bir toplum murat etmiştir.

Belki de en büyük yorgunluğumuz, olduğumuz kişiyle görünmek zorunda hissettiğimiz kişi arasındaki mesafedir. Kendimizi sürekli bir vitrine dönüştürdüğümüzde, ruhumuz arka odada unutulmuş eski bir eşya gibi tozlanır. Sonra bir gün neden mutsuz olduğumuzu anlamaya çalışırız. Oysa cevabı çoktan kaybettiğimiz benliğimizde saklıdır. Tasavvuf ehlinin sıkça dile getirdiği gibi, insanın en uzun yolculuğu dışarıya değil, kendi hakikatine yaptığı yolculuktur.

Herkesleşmek, sessiz ilerleyen bir vazgeçiştir.

Bu bir süreçtir ve bir günde yaşamaz. Küçük ödünlerle başlar. Söylemek isteyip sustuğumuz bir cümlede, sırf aykırı görünmemek için vazgeçtiğimiz bir düşüncede, başkaları beğensin diye değiştirdiğimiz bir tavırda büyür. Sonunda insan, kendisini değil; başkalarının onayını taşıyan bir gölgeye dönüşebilir.

Oysa hayat, birbirinin kopyası insanlarla değil; birbirini tamamlayan farklılıklarla güzeldir. Medeniyetler, aynı düşünen insanların değil, farklı düşünebilen insanların cesaretiyle yükselmiştir. Sanat, bilim, edebiyat ve insanlık tarihi; kalabalığın sesine teslim olmayanların bıraktığı izlerle şekillenmiştir. İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük âlimler, mütefekkirler ve gönül erleri de hakikati ararken kalabalığın değil, vicdanlarının sesini dinlemişlerdir.

Belki de çağımızın en büyük direnişi, bağırarak farklı olmak değil; sessizce kendin kalabilmektir. Modaların, gündemlerin ve geçici alkışların ötesinde, kendi vicdanına sadık yaşayabilmektir. Çünkü insanın en büyük başarısı, herkese benzemek değil; Allah'ın kendisine emanet ettiği fıtratı koruyarak yaşayabilmektir.

Ve belki de bugün hepimizin ihtiyacı olan şey, biraz durup şu soruyu kendimize sormaktır:

Kalabalığın içinde yürürken gerçekten ben mi yürüyorum, yoksa benden geriye yalnızca "herkes" mi kaldı?

Yazarın Diğer Yazıları