Ya da Beni Ben Yapan Benden Olmayandır
Sermiyan Midyat’ın Hükümet Kadın filminde Aziz Veysel Başkan’ın o sade ama insanı sarsan tespiti tam da bu noktaya temas eder: "Herkes beyaz olsa o zaman beyazı fark edemezsin ki, değil mi? Veyahut da siyah! Beyaz en güzel siyahta belli eder kendini. Beni ben yapan yegâne şey benden olmayandır."
Bu söz; yalnızca beyaz perdeye ait bir replik değil, insanlığın Varoluş Sahnesi'nde yankılanan kadim bir hikmetin tecellisidir.
Gözlerimizi alan o pırıltılı anların, sonsuz görünen dünyevi ikballerin ortasındayken unuttuğumuz bir hakikat var: Yıldızların büyülü parıltısına şahitlik etmek, zifiri bir gecenin koynunda durmayı gerektirir.
Kelimeler zıtlarıyla, varlıklar karşıtlarıyla belirginleşir. Lütfun lezzeti, kahrın tecrübesinden süzülerek kalbe ulaşır.
Mevlânâ, Mesnevi’sinde bu sırrı dile getirirken şöyle seslenir: "Işık olmasaydı renkler görünmezdi; ancak karanlık olmasaydı ışığın varlığı anlaşılmazdı."
Cennetin arzusu, cehennemin varlığıyla derinleşir;
Vuslatın kıymeti, hicranın ateşiyle pişer.
Doğu felsefesinde Yin-Yang, evrenin nefes alışını bu zıtlıkların uyumuyla açıklar. Siyahın kalbindeki beyaz, beyazın kalbindeki siyah; mutlak bir kutuplaşmayı değil, kesintisiz bir tamamlanmayı simgeler.
Batı’da ise Hegel diyalektiği, tezin ancak anti-teziyle çatışarak daha yüce bir senteze ulaşabileceğini savunur.
Ruhun tekâmülü de tıpkı bu diyalektik süreç gibidir:
İnsan, kendi zıddıyla sınanmadan, kendi gölgesiyle yüzleşmeden olgunlaşamaz.
Eskilerin ifade ettiği gibi: Her şey zıddı ile kaimdir.
Bugünün dünyası ise insanı tek bir renge, yapay bir neşeye ve sürekli bir "kusursuzluk" illüzyonuna zorluyor.
Gölgeleri yok etmek, karanlığı tamamen silmek istiyoruz. Oysa acıyı tatmamış bir yüreğin huzuru kavraması, başarısızlığın soğukluğuyla kavrulmamış bir zihnin zaferi idrak etmesi ne kadar mümkündür?
Varoluş; zıtlıkların birbirini yok ettiği bir savaş alanı değil, birbirini var ettiği ilahi bir estetiktir.
Bizi biz yapan, varlığımıza sınır çizip bizi görünür kılan şey; ötekileştirdiğimiz, kaçındığımız ya da varlığından rahatsız olduğumuz "benden olmayandır”.
Karanlıktan korkmak yerine başımızı yukarı kaldırıp gökyüzündeki yıldızları seyretmeyi öğrendiğimiz gün anlayacağız: Karşılaştığımız tüm zorluklar ve varlığımıza zıt düşen her şey, aslında hakikatimizin en sadık şahitleridir.
Çünkü unutmamak gerekir: Siyah olmasaydı, beyaz varlığını anlatacak tek bir cümle bile bulamazdı.
Nihayetinde insan, hayatın bu muazzam bestesini ancak ses ile sessizliğin, ışık ile gölgenin birleşimiyle dinleyebildiğinde huzura erer.
Kendimizden kaçmak ya da zıtlarımızı bir tehdit gibi görmek yerine, onları varlığımızı tamamlayan ilahi birer fırça darbesi olarak kabul etmek gerekir.
Çünkü bizi insan kılan; yalnızca parıldayan ışığımız değil, o ışığa derinlik katan gölgelerimizdir.
Kim bilir belki kendi içimizdeki ve dışımızdaki zıtlıklarla barışıp, bizden olmayanda O’nun tecellisini görebildiğimiz bir dünyada;
Belki de hamlığımız pişer, eksikliğimiz tamamlanır ve ruhumuzun kendi hakiki rengine kavuştuğunu görürüz…