(Bazen Bahara Ulaşmak İçin Eksilmek Gerekir)
Mevsimlerden sonbahar;
Aylardan Eylül.
Şiirlere, şarkılara, filmlere, öykülere konu olan Eylül.
Daha adını duyduğumuz anda içimizde eski bir şarkının kapısını aralayan Eylül.
Hüznü usul usul getiren Eylül…
Ağaçların dallarından sararmış yaprakların birer birer ayrıldığı, güneşli günlerin yerini serin rüzgârlara, uzun akşamlara ve pencerelere vuran yağmurlara bıraktığı Eylül…
Eylül, usulca fısıldayan rüzgârıyla bizi dış dünyanın gürültüsünden çekip kendi iç mahkememize davet eder.
Bir süreliğine susturur etrafımızı.
Şehrin telaşı azalır, sokakların sesi değişir, akşamlar erkenden çöker.
Ve insan, bütün bunların arasında kendisine daha çok yaklaşır.
Neleri geride bıraktığını düşünür. Neleri hâlâ taşıdığını…
Çünkü Eylül, yalnızca takvimde yeni bir ay değildir.
Sanki biraz da insanın kendisiyle karşılaşma mevsimidir.
Eylül önce bir şeylerin bittiğine bizi inandırır.
Yazın bitişi, sıcak günlerin vedası, uzun gecelerin gelişi, sararan yapraklar…
Ve ayrılıklar
Hani her ayrılık biraz hüzün barındırır ya…
İşte o hüznün başkentidir Eylül.
Hilmi Yavuz’un o güzel dizesinde söylediği gibi: “Hüzün ki en çok yakışandır bize.”
Radyolarda daha sık duyulur: “Yine hazan mevsimi geldi…
Eylül akşamları üzerimize çöken nedensiz özlemler…
Daha uzun süren suskunluklar…
Birdenbire hatırlanan eski dostluklardır Eylül…
Çoktan kapandığını sandığımız defterlerin arasında unutulmuş bir cümle…
Ve insanın hiçbir sebep yokken içine düşen o tarifsiz boşluktur Eylül…
Daha bir Hüzzam…
Daha bir hüzün…
Daha bir içe dönüş…
Ve melankoli…
Fakat Eylül’ün bize anlattığı hikâye yalnızca hüzünden ibaret değildir.
Çünkü Eylül’de dökülen yalnızca yapraklar değildir.
Biz de zihnimizde, kalbimizde ve ruhumuzda biriktirdiğimiz fazlalıklardan biraz olsun kurtuluruz.
Kırgınlıklardan…
Gereksiz endişelerden…
Artık bize ait olmayan beklentilerden…
Geçmişte kalması gereken insanlardan…
Ve belki de en çok, kendimize yıllardır anlattığımız bazı yanlış hikâyelerden…
Ağaçlar yapraklarını bırakırken biz de yüklerimizi bırakmayı öğreniriz Eylül’de
Belki de bu yüzden Eylül, bir vedadan çok daha fazlasıdır.
Eylül, bırakmanın bilgeliğidir.
Ve hayat, bütün bu değişimlerin içinde kendi ritmini sürdürür.
Eylül’ün en büyük mucizesi belki de tam burada saklıdır:
Tezatlıkları aynı mevsimin içinde buluşturabilmesinde…
Eylül hem rengârenk bir görsel şölen sunar hem de hüznün solgunluğunu taşır.
Hem vedadır hem hazırlık.
Hem eksiliştir hem yenilenme.
Hem suskunluktur hem de içinde yeni cümlelerin filizlendiği bir sessizliktir.
Bir yanda kapanan defterler ve vedalar vardır.
Diğer yanda atılmayı bekleyen taptaze adımlar, kurulmayı bekleyen yeni hayaller ve henüz yazılmamış bir hikâye…
Son sandığımız şeylerin, çoğu zaman başka bir başlangıcın ilk cümlesi olması.
Belki de Eylül bu yüzden güzeldir.
Çünkü bize, bitişlerin de güzel olabileceğini öğretir.
Sararan yaprakların çirkin değil, mevsimin başka bir hâli olduğunu…
Ve insanın da bazen eksilerek çoğalabileceğini…
Öyleyse Eylül’ün serin rüzgârına yüzümüzü dönelim.
Bırakalım geçmiş, olması gereken yerde kalsın.
Şimdi hazan mevsimidir.
Yapraklar dökülecek.
Yağmurlar yağacak.
Akşamlar uzayacak.
İçimize eski özlemler düşecek.
Ve şimdi…
Yine Eylül’deyiz.
Huzur veren o serin esintiye yüzümüzü dönüp, içimizde hâlâ ışığını koruyan o yere doğru yürüme vaktidir…
“Yine hazan mevsimi geldi.”