Aşk odu evvel düşer ma'şûka andan âşıka
Şem'i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi (Fuzuli)
Aşkın belki kesin, sınırları çizilmiş bir tarifi yoktur ama insanlık tarihi kadar eski, zamansız bir hikâyesi vardır:
Hikâyemiz, zamanın birinde, karanlıklar ülkesinde yaşayan küçük bir kelebekle başlar. Bu küçücük canın içine bir gün, bir hakikat arayışının ateşi düşer. Bu kutlu aşkla, karanlıklar ülkesini geride bırakmak üzere o narin, solgun kanatlarıyla yola koyulur.
Uçar, uçar, uçar...
Umut can ipliği, azim ise en sadık yoldaşıdır artık. Bu dünya keşmekeşinin içinde hangi yöne gittiğini, neyle karşılaşacağını bile bilmeden çırpınır durur.
Gözlerinin ferinin söndüğü, dizlerinin bağının çözüldüğü ve kanatlarında dermanın bittiği o kırılma anında, birden O’nu görür.
O an rüzgâr susar, zaman durur, her yer delicesine aydınlanır ve kainat adeta donup kalır.
Küçük kelebek, aradığını bulmuştur.
Karanlığın kalbinde nuruyla dans eden, bir evin penceresinden süzülüp gözlerini kamaştıran ve adının sonradan "şem" (mum) olduğunu öğrendiği o büyülü ışık, artık onun tek gerçeğidir.
Gayrısı yalandır, dünya boş bir hevestir.
Kelebek, aşkın o karşı konulamaz cezbesiyle mumun etrafında dönmeye başlar. Önce ürkek ve yavaş adımlarla, sonra gittikçe yaklaşarak...
Bütün varlığı, bütün bakışı mumun üzerinde toplanmıştır.
Zaten bu saatten sonra dünyada bakacak başka bir şey aramak da boş bir iştir.
Her dönüşte biraz daha yaklaşır muma; artık o sıradan bir kelebek değil, adı aşkla tescillenmiş bir "pervane"dir.
Mum varlıktır,
Mum alemdir,
Mum aşkın ta kendisidir.
Bu aşkın meşki ise sadece ve sadece dönmektir.
Pervanenin bu delice dönüşünü görenler hüzünle uyarırlar onu: “Ey pervane, uzaklaş, kenara çekil! Sen ufacık bir böceksin, o minicik kanatlarınla mumun ateşine dayanamazsın. Bu işin sonu mutlak bir ölümdür.”
Pervane, aşkın verdiği o muazzam asaletle cevap verir: “Mum beni yakarmış, yaksın, bunun ne önemi var? Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki, boynumdaki aşk zinciri beni ona sürüklüyor. Tek isteğim var; ben yanarken çıkardığım o son küçük alev onun ışığına karışsın, onun ziyasını, parlaklığını artırsın.”
Pervane başkaca söylenen hiçbir şeyi duymaz.
Duysa da ne fark eder; o gönlünün ilacını, derdinin dermanını bulmuştur bir kere. Ve nihayet öyle bir an gelir ki, pervane muma alabildiğine yaklaşır.
Gönlünü bedeniyle birlikte o kutsal ateşe bırakır.
Bir anda yanıp gidiverir mumun bağrında.
Pervane, mumda yanarak aşkının devasını bulmuş, ikilikten kurtulup "birlik" makamına yükselmiştir.
Artık ne mum vardır ne pervane; sadece "tek bir aşk" kalmıştır geriye.
Mum ise sevgilisinin bu adanmışlığına, bu asil yanışına sessizce gözyaşı döker.
Derler ki, mumun dört bir yanından eriyip aşağı süzülmesi hem kalbindeki o gizli aşktan hem de pervanesinin ardından döktüğü gözyaşlarındandır.
Ne vakit bir yerde bir mum yansa, bir müddet sonra etrafında dönen bir pervane belirir.
Hikâye hiç değişmez.
Yanan hem pervanenin kanatları, hem de mumun gizli gönlüdür.
En sonunda, pervanenin cansız bedeni usulca şemin gözyaşlarından yarattığı o sıcak eteğinin üzerine düşüverir. Bunu fark eden şem, eriyen gövdesini, yani gözyaşlarını pervanenin üzerine bir örtü yapar.
Onu kendi sıcaklığıyla, aşkıyla sarmalar.
Yavaş yavaş üzerine akarak sevgilisini kendinde eritir ve bu iki canı sonsuza kadar bir araya getirir.
Muma bakınız ki, kendisi eriyip yanmaya başlamadan pervaneyi yakmamıştır. İşte bu, edebiyatın ve tasavvufun en zarif mazmunlarından biri olan "Şem ü Pervane"nin, yani mum ile kelebeğin o dilsiz ebedi dansıdır.
Baki, o rindane meclislerin sarhoşluğunu anlatırken boşuna dememiştir:
Dün gece meclisimiz yâr ile rindâne idi,
Ben idüm sâgar idi şem idi pervâne idi.
Dün geceki o dünya kelamından uzak toplantıda; bir yâr vardı, bir kadeh vardı, bir mum, bir de pervane...
Bugünün gürültülü dünyasında her birimiz birer pervane gibi bizi yakacak, bizi bizden alıp hakikate ulaştıracak o asil mumu arıyoruz.
Kalbimizin kanatlarını yakmaktan korkmadığımız, feda olmayı göze alabildiğimiz ve ikilikten sıyrılıp "bir" olabildiğimiz gerçek aşklara rastlamak ümidiyle…