Değerli okurlar,
Merhum Mehmet Akif Ersoy'un şu dizeleri millet bilincini ve gücünü ne kadar güzel ifade ediyor.
"Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez."
Daha dün denecek kadar yakın bir dönemde ( Dünya tarihi içerisinde 100 yıl kısacık bir zaman dilimi anlamına gelir ) Osmanlı ülkesinin bir vilayeti olan Suriye 1.Dünya Savaşı sonrasında Osmanlıdan kopartıldı. Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile imzaladığı Sevr Antlaşması ile Suriye üzerindeki tüm haklarından hukuken de vazgeçmiş oldu. 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması'nın 16. maddesi ile Türkiye'nin bu bölgeyle olan tüm idari ve siyasi bağı kesildi.
Ancak 400 yıl boyunca idaresi altındaki vatandaşlarıyla olan gönül bağı asla kesilmedi. Dini bayramlarda, önemli gün ve gecelerde karşılıklı olarak sınırlar açılıp ziyaretler gerçekleştirilirdi.
Suriye'nin başına çöken Baas Rejimi Hafız Esad döneminde korkunç baskıcı yönetimiyle Nusayriler dışındaki Suriye vatandaşlarına adeta kan kusturdu.
Hafız Esad'ın ölümünün ardından oğul Beşşar Esad liderlik koltuğuna oturdu. Oğul Beşşar Esad Suriye'de kısa bir dönem özgürlük havası estirdiyse de çok sürmeden babasının izini takip ederek kendi vatandaşlarını çılgınca bombalamaya, katliamdan geçirmeye başladı. Suriye iç savaşı 13 yıl sürmüş bir milyona yakın insan katledilmiştir.
Kapımızı açtık, ekmeğimizi bölüştük, sığınak olduk...
Suriye'de iç savaş başlar başlamaz Türkiye Suriyeli savaş mağduru insanlara kapılarını sonuna kadar açarak ülkesine davet etti. Böylesine zor gününde Suriyelilere yardım elini uzatan en özverili ülke Türkiye oldu.
Bütün bu fedakârane davranışların ortak tek adı müşterek bir milletin ferdi olmaktır. Türkiye, millet telakkisi ve mağdur durumdalar bilinciyle Suriyeli sığınmacılara sahip çıktı.
Türkiye'ye 2011 yılında ilk adım atan ailelerin o yıl doğan çocukları bugün tam 15 yaşlarında fidan gibi gençler. Bu çocuklar ülkemizde doğup büyüdüler, okullarımızda öğrenim görüp Türkçe dilimizi ana dilleri gibi öğrenip konuşur hale geldiler.
Geçtiğimiz günlerde iki olaya şahitlik ettim.
Birincisi bir ilköğretim okulu önünde oldu. Durakta otobüs bekliyorum, üç çocuk kendi aralarında şakır şakır Arapça konuşuyorlar. Öylesine iştahla konuşuyorlar ki, ister istemez kulağım takılıyor. Dayanamayıp çocukların yaşlarını soruyorum, biri 11 diğeri 12 yaşında. Türkçeyi bilip bilmediklerini soruyorum, bildiklerini söylüyorlar. Ne gariptir ki Türkçe konuşmuyorlar.
İkinci şahit olduğum olay yine bir otobüs durağında yaşandı.
İki bayan otobüs durağında hem de yüksek sesle heyecanla Arapça konuşuyorlar. Ortam kalabalık, konuşan bayanlar gencecik, 30 yaşını aşmamış görünüyorlar, önlerinde 3-4-5 yaşlarında dört çocuk bulunuyor, ilaveten çocuk arabasında da bir bebe var.
Daha fazla sabredemedim, dayanamadım ve bana yakın oturan bayana Türkiye'ye geleli kaç yıl oldu diye sordum. 15 yıl olduğunu söyledi.
Muhtemelen bu bayanlar Türkiye'de eğitimlerini tamamladılar, Türkçe'yi gayet rahat konuşurlar. Ama kazın ayağı öyle değil, görüldüğü üzere konuşmuyorlar.
Yıllar önce yani deprem felaketinden evvel zaman önceydi, Net Haber'in Akpınar’daki Yazıhanesine zaman zaman uğrar Yazı İşleri Müdürü Hanifi Evren'le hal hatır eder sohbet kaynatırdık. O dönemlerde Ahmet isminde bir Suriyeli vatandaş da uğrardı Hanifi beyin yanına. İlginçtir o Ahmet Bey de tek kelime Türkçe konuşmazdı.
İşin aslı ve esasına bakacak olursak, biz Suriyelilere Kapımızı açtık, ekmeğimizi bölüştük, sığınak olduk...
Benim kabaca görebildiğim bu örnekler dilerim, çok sınırlı kalır ve yanılıyorumdur.
