Değerli okurlar,
Üzerinde yaşadığımız biricik dünyamızda misafir olduğumuz bilincini bir an olsun akıldan çıkarmamamız gerektiğini bilmeyenimiz yoktur. Ancak kulak ardı etmek hususunda kahir ekseriyetimiz kulakları üstüne yatıp hiç oralı olmuyoruz, ben de dahil...
İş işten geçtikten sonra çoğu hakikati sonradan hatırlıyoruz. Belli bir kritik noktayı geçtikten sonra da ah vah etmenin anlamsızlığı, işe yaramadığı bir gerçek. İnsanın nakısa diyebileceğimiz diğer özelliği de "Hafıza-i Beşer Nisyan İle Malüldür" gerçeği.
Evet, üzerinde yaşadığımız biricik dünyamızda misafiriz, lakin bu misafirliğin insana dallı budaklı sayısız sorumluluklar yüklediğini de yaşadıkça, iş başa düştükçe, sağlığımızı yitirince. başımız sıkışınca, tuz torbası omuzlarımıza yüklenince fark ediyoruz.
İnsanın hayatında her çağın farklı tadı farklı bakış açısı farklı algı ve kavrama gücü vardır.
Önemli olan öncelikleri yerinde ve zamanında görmek, ona göre de vaziyet almaktır.
Hayat, ne her daim vur patlasın, çal oynasın neşelenme havasında yaşanırsa mutluluk verir, ne de canhıraş kanter içinde mütemadiyen iş ortamında çalışılırsa...
Modern zamanların dayattığı bireysellik ve tüketim endeksli yaşama biçimi bizim geçmişten gelen tüm kültürümüzü ve doğa ile iç içe olan yaşam döngümüzü temelden sarstı, toprakla olan organik bağımızı ortadan kaldırdı.
Belli bir yaşın üzerindeki insanlar bugün yalnızlığın ortasında kalakalmışlar. Etraflarında ne akranları, ne akrabaları ne de arkadaşları var.
O köklü, üç kuşağın bir arada yaşadığı büyük aileler ise çoooktaan tası tarağı dağıtmış çekirdek aile denilen un ufak olmuş hücresel kalıba sıkışmış, bölünmelere uğramışlar.
Artık onlar için ne Bayramları Bayram, ne Ramazanları Ramazan. Cenazelerinde de yapa yalnızlar. Geçmiş olsun...
Onların gözüyle: çocukluğumuzu hatırlayalım, yaşanmış bir masal gibi.
Annemiz vardı, geceyarısı kalkar, hamuru yoğurur, mayalar, tandırı yakar, gün aydınlanana kadar didinir çabalar, tandır kıvama gelip pişirme ısısına erişince diğer yardımcı komşu kadınlar gelip her biri işin bir ucundan tutarak ikindi vaktine kadar elbirliği ile bir aileye altı ay yetecek 5 karat tandır ekmeğini pişirirler ve tüm mahalle tandır ekmeği kokusuna gark olurdu. Pişirilen ekmeklerden konu komşu da nasiplenirdi...
Dedemiz vardı, hali vakti yerinde şire pazarında esnaflık yapardı, hafta sonları bir pazar günü tatil yapmak yerine bahçede meyve ağaçlarıyla ve sebzelerin bakımıyla vaktini değerlendirirdi. İkindi vakti geldiğinde nargilesini yakar, çayını içerek nargilesini fokurdatırdı.
Dedem eğer mahallemizin sakasından bahçeyi sulamak için gece sırasını almışsa mutlaka beni yanına alır, bana suyun bahçemize sağlıklı akması için gelen su hatlarını fenerle kontrol etme görevini verirdi. Kurbağa sesleri arasında bahçemizi sulardık.
Kış geceleri zaman zaman dedem mangalın üzerinde çevire çevire zevkle tepside kadayıf kızartırdı, altı kızaran kadayıf dolu tepsiyi gelinlik eden anneme işaret ederek çevirmesini isterdi, annem ise büyük bir maharet ve özgüvenle kadayıfı havada çevirip kızaran yüzeyi tepsinin üzerine getirirdi. O kadayıfların tadı halâ damağımda desem inanır mısınız?
