“İbrâhim, gönlümü put sanıp kıran kim” Asaf Halet Çelebi
Eski çağlardan kalma o taştan yontulmuş putları müzelerin cam vitrinlerine yerleştirdiğimizde, kendimizi gerçekten özgür sanmıştık. Peki, varoluş yolculuğumuzdaki bu kaybolmuşluk hissi? Derunumuzdaki bu eksikliği mutlaklaştırarak arzularımızın esiri olmamız peki? Şehirler, medeniyetler hatta metaverseler inşa ederken, kendi iç dünyamızda da farkında olmadan görünmez putlar inşa ediyor gibiyiz. Kalplerimizin mütemadiyen tavaf ettiği dijital mabetlerde mermer değil; kaygı, görünürlük, onay ve kontrol saplantılarının şeffaf heykelleri boy gösteriyor artık. Necm Sûresi'nde anılan Lât, Uzzâ ve Menât, bugün tüketim kültürünün, performans ekonomisinin ve kaygı endüstrisinin tam merkezine taht kurmuş o eskimeyen kolektif bilincimizin ifşası olabilir mi? Heva ve heveslerimizin sûrete bürünerek putlaştırılmasını (Necm 23), modern psikoloji ve mitolojik arketipsel sembolizmle okumaya çalışalım bu yazımızda. Sürç-i lisân eder isek affola…
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik güvenlikten saygınlığa tırmanan, Jung’un bilinç dışındaki arketipler, gölgeler ve kadim imgelerle yüzleşen modern insan, atalarının deneyimlediği varoluşsal krizin aynını deneyimliyor gibi. Bu karmaşa tevhidin keskin ve arıtıcı hakikatini hatırlatıyor: İnsan muhtaçtır; fakat muhtaç olduğu şeyi ilah edinirse kendi eliyle kendi esaretini kurar… Sîreti aynı, sûreti farklı yepyeni putlar… Hakikatin yerine ikame edilen her türlü fânî sığınak... Bu içsel tapınağın kapısını araladığımızda, üç evrensel arketip karşılıyor bizi: Lât, Uzzâ, Menât.
Modern insanın aidiyet krizinin ve kalabalıklar içindeki ürkütücü yalnızlığının ta kendisi olan Lât, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki "sevilme, korunma ve ait olma" ihtiyacımızın putlaşmış hali belki de… Sosyal medyanın beynimizde yarattığı kısa devreli dopamin ve oksitosin bağımlılığı... Bu, tam da onaylanma açlığının biyolojik tapınağı. Jung’un "Büyük Ana" arketipi... Bizleri sarıp sarmalayan bu şefkat ihtiyacı, gölgesine yenik düştüğünde boğucu bir bağımlılığa, onulmaz bir terk edilme korkusuna dönüşür oysaki. Sevilmezsen yoksun diyen içindeki o gizli Lât'a tapınan kırılgan bir benlik... Öyle bir esaret ki, ilgisizlik varoluşsal bir kıyamet... Sevgiye mi, terk edilme korkusuna mı tapınıyoruz, o da muamma… Kur’an’ın "Allah kuluna yetmez mi?" (Zümer, 36) hitabı, kalbin bu derin yarasına bir kandil gibi eğiliyor. Bu eşsiz ayet, sevgiyi küçültmek için değil; onu ilah olmaktan çıkarıp rahmet kılmak için... İnsana, sev ve bağ kur, ancak muhabbeti fani bir kalbin gelgitlerine ipotek edilemeyecek kadar aziz tut diye fısıldar. Bu hakikatten bihaber, şefkatin gölgesinde kaybolan insan, bu kez varlığını ispat etmek için gücün sert zırhına sığınma ihtiyacı hisseder.
Güç ve itibar arzusu, bizi günümüz performans çağının baş putu Uzzâ’nın karanlık huzuruna sürükler. İş dünyasının, rekabetin ve başarı fetişizminin beslediği bu modern mabete dikilen anıttır Uzzâ. Kariyer hırsları… Akademik kibirler… Sosyal medya vitrinleri… Entelektüel üstünlük gösterileri Uzzâ'nın modern formlarıdır bir bakıma. Bu arzu, Maslow'un saygı ve statü ihtiyacına karşılık gelir. Jung’un o görkemli 'Kahraman' arketipinin karanlığa, yani gölgeye düşmüş hâlidir. Kahraman bizi cesarete ve karanlıkla savaşmaya çağırırken, Uzzâ’laşan kahramanlık kibre ve tahakküme bürünür. Değerli olmakla güçlü görünmeyi birbirine karıştıran modern birey, üretmek veya hakikate hizmet etmek için değil, sadece zayıf görünmemek ve kendini ispat etmek için yaşar. Oysa başarıyı varlığımızın teminatı sandığımızda, izzet yerini başkalarının alkışına endeksli sahte bir itibara bırakır. Oysa "İzzet bütünüyle Allah’ındır" (Yunus, 65) hakikati, insanı küçültmek bir yana, onu sahte güç merkezlerinin ve başkalarının takdirine olan bağımlılığın prangasından özgürleştirir. Anadolu irfanının fecir vaktinde yükselen “Edep yâ Hû” nidası, gaflet uykusuna dalmış ruhlarımızı sarsarak uyandırır. Edep yoksa, makam ve güçle zirveye çıkmak, aslında insanın en büyük ontolojik düşüşüdür. Ancak en büyük güç bile, yarının belirsizliği karşısında duyulan o kadim korkuyu dindirmeye yetmez.
İçinde yaşadığımız VUCA dünyasının varoluşsal anksiyetesinin putu ise Menât'tır. O, kaderi anlama arzusunun kontrol saplantısına dönüşmüş halidir. Zamanı bükme ve nasibi garanti altına alma hırsıdır. Maslow'un güvenlik ihtiyacının varoluşsal boyutunda, Jung’un "Bilge Yaşlı" arketipinin gölgesinde saklanır. Jung’un "Bilge Yaşlı" arketipi insana sabrı ve hayatın ritmini okumayı öğretirken, bilgelik yerine kehanete, tevekkül yerine kontrol saplantısına evrildiğinde Menât çıkar karşımıza… Excel tablolarına sığdırmaya çalıştığımız gelecek planları, aslında Menât’ın güncel tapınaklarıdır. Oysa Kur’an bize dengeyi fısıldar: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (Necm, 39). Bu ayet, kaderi pasif bir bekleyiş değil, bir emek bilinci olarak sunar. İnsana düşen yürümek ve gayret etmektir; fakat neticeyi ilahlaştırıp onun esiri olmamaktır.
Muhtaç olduğumuz şeyleri mutlaklaştırmamak, onlarla aramıza o hikmetli mesafeyi koyabilmeyi öğrenmektir nihayetinde aslolan. Anadolu’nun asırlardır mayalanan irfanı, bu hakikati tek bir cümlede mühürler: "Her şey kararında güzeldir." Çünkü sevgi ölçüsünde merhamet, taşkınlığında esarettir; güç kararında izzet, azgınlığında zulümdür; kader bilinci haddini bildiğinde tevekkül, haddini aştığında ise korkuya ve iradeden kaçışa dönüşür. Özgürlük, hiçbir şeye muhtaç olmamak gibi imkânsız bir kibirde değil; arzularımıza ahlaki bir sınır çizebilmekte gizlidir şüphesiz. Putperestlik, insanın kendi yarasını kutsaması, eksikliğini bir başkasının bakışıyla tamamlama illüzyonuna kapılmasıdır çünkü.
Kendi içimizdeki bu putları fark etmek ve onları devirmek İbrahimi bir yolculuktur. İnsan, kalbinin kıblesini fânî olandan ebedî olana çevirdiğinde, o daracık korku tünellerinden çıkıp sonsuz rahmetin genişliğine uyanacaktır. Rabbim bize ve neslimize tıpkı “Lâ-uhibbü’l-âfilîn” diyen Hz. İbrâhim’in, “Belki de bunu şu büyükleri yapmıştır, ona sorun” nüktedanlığıyla gölgelerimizle yüzleşmeyi, gönüllerimizdeki Lat, Uzza ve Menat da dahil tüm arketipleri bilince çıkarabilmeyi, ve “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlara korku yoktur.” müjdesine nail olmayı nasip etmesi temennisiyle…