Tarık İnce

Ustalık üzerine…

Tarık İnce

Özün imaja, hakikatin algıya tercih edildiği bu performans çağında, en büyük trajedimiz varlığımızı performansla ölçmeye çalışıyor olmamızdır belki de. Karanlık bir gecede etrafına huzur veren, titrek bir mum ışığı olmayı arzularken ruhumuz, daha çok parlayan, daha çok dikkat çeken bir neon tabelaya dönüşmek ister arzularımız…  İçsel huzurun yerini dışsal ihtişamın aldığı bir varoluş... Kendimizi bir uzman, gurme ya da kanaat önderi gibi sunma telaşımız… Ya da belki en tutkulu aşık… Peki, gerçekten var oluyor muyuz bu şekilde, yoksa sadece alkış toplamak için mi paralıyoruz kendimizi?  Bu sorular üzerinde düşünmek, bize daha anlamlı ve tatmin edici bir yolculuk vaad edebilir mi?

Hakikat, egonun dış sınırının uç noktasındadır belki. Performans çağının antropolojisi, eğitimden sanata her şeyi metriklerle ölçmeye, kendini veri paketleri gibi sosyal ağlara sunmaya dönüşmüş gibi. Görünürlük ve onaylanma ihtiyacı nedeniyle nitelikten çok algılanışa odaklanıyor gibiyiz. Çocuklar doğru cevap vermeye, gençler sınavı geçmeye, yetişkinler ise başarılı görünmeye çalışıyor. Zamanın ruhu hızlı, takvimler sığ, beklentiler yüksek, dikkat süresi kısa ve nihayet performans elzem....

Debord’un yaşamın kendisinin değil, artık temsilinin dolaşımda olduğu Gösteri Toplumunda, insanın hem kimliğinin hem değerinin belirleyicisi olarak imgelere sığınması… Oysa sergilenen kutsiyetini yitirip ticarete dönüşür. Her şeyin kullan-at olduğu, hızın derinliği boğduğu bu çağda, bir şeyi yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret edip zamana meydan okumak icap etmez mi? Jean Baudrillard, temsillerin gerçeğin yerini aldığı ve hakikatin de kendi kopyasının gölgesinde kaybolduğu simülakrları tam da bugünün performans fetişizmini tarif ediyor belki de. Performans, gerçeğin kendisi değil, onun mış gibi görünen bir temsilidir aslında. Yapmak değil, yapmaya dair bir imaj oluşturmakla meşgulüz. Vitrin uğruna katledilen ruhlarımızın özüne yabancılaştığı performans hapishanesi… Her yer imza, her fırsatta ben...

Oysa Anadolu’nun çocukları için başkaydı mesele. Sahi, yaptığı işin içinde eriyen, kendi egosunu her dokunşuyla örseleyen mahviyet sahibi ustaya ne oldu? Ya hamdım, piştim mühürü? Ahilik ocağında yetişen bir zanaatkar için haysiyet meselesiydi yaptığı iş, çünkü işin hilesi, aslında ruhun hilesiydi… Çırağın usta olabilmesi sadece eserini iyi yapması değil; ona ruhunu katması, sabır hırkası giymesiydi. Çünkü ustalık eser aracılığıyla kendi nefsini yontmak, Lâ-mekân olmaktı. En iyiyi yapmak değil, yaparken aradan çekilmekti bir bakıma. Nefis aradan çekildiğinde, iş kendi kendini tamamlardı çünkü. Usta halka değil Hakk’a ve hakikate vusul etmek isterdi. Eserin bir köşesine "Yâ Hafî" yazar, ben yaptım ama asıl fail gizlidir, benim ustalığım O'nun sanatına bir perdedir derdi aslında. Bilirdi çünkü gönderileni, aslını, hakikatini…

Kur’an-ı Kerim’in o derin ve zarif ayetleri, bugün her şeyi sergilemek zorunda hisseden vitrin insanına ne güzel seslenir: Ustalık, Tâhâ: 7 de vurgulanan ahfâ makamıdır; gizlinin de gizlisi, kimsenin bilmediği o saf niyetin, o titiz emeğin yeri... Kimsenin görmeyeceği yeri dahi aynı özenle işler, ve artık bir performansçı değil, bir ariftir. Çünkü o, gözlerin değil, El-Basîr’in huzurundadır. Performans gösteridir, ustalık ise ruhuyla şehadet… Ustalık, Beyyine: 5’deki saf ihlas eylemidir; hiçbir gayrı niyetin (alkış, para, statü) sızmaması.  İnşirah: 7-8, de zikredilen telaşlı bir bitirişten ziyade, sürekli bir oluş, bir devinim, yöneliştir ustalık. Ötekine dalkavukluk değil, hakikate yaranma gayretidir.

Performans bizi başkalarıyla yarıştırırken, ustalık bizi dünkü kendimizle karşılaştırır. Ustalık, mükemmel olmak değil; tutarlı, dürüst ve derinlikli olmaktır. Daha fazla görünmekte değil, daha anlamlı bir kayboluşta saklıdır. Failin benliğinden soyunup, mutlak olanın tecellisine ayna olmasıdır. Performansçı "ben yaptım" der ve kibrin ağırlığı altında ezilir. Usta ise "oldu" der ve hafifler. Çünkü o, elindeki aleti veya kalemi bir araç değil, varlığının uzantısı, ilahi gücün tecelliğahı kılmıştır. Hayat, dilenilen alkışlardan değil, nezaketle işlenmiş anlardan ve hakkı verilmiş emeklerden ibarettir. Kendi iç kandilimizin o vakur sızısındadır ustalık. Dünyayı ikna etmek değil, kendi ruhunu razı etmektir. Rabbim bizlere bahşedilen özel yeteneklerimizi (emaneti) en güzel şekilde (ihsanla) işlemeyi, başkalarıyla yarışmayı değil, emaneti sahibine en temiz haliyle teslim edebilmeyi nasip etsin…

Yorumlar 1
Nisa 30 Nisan 2026 02:37

"Çok doğru bir teşhis. Modern dünya bizi 'performans hapishanesine' mahkûm ederken, aslında bizi kendimize yabancılaştırdı. Yapmakla değil, yapmış gibi görünmekle meşgul olan bir nesil, o mahviyet sahibi ustanın huzurunu asla anlayamaz. Oysa 'pişmek' için yanmak, yanmak için de o egoyu örselemek gerekir. Yazın, kaybolan o ruhu yeniden aramak için bir çağrı gibi geldi. Kalemine sağlık."

Yazarın Diğer Yazıları