Tarık İnce

Aklın Secdesi…

Tarık İnce

Bilmek, yaklaşmaktır. Laedri

"Bilmiyorum" demek ne zaman zayıflık oldu bizim için?  Bazen, her şeyi bilmek zorunda olmadığımızı hatırlamak içimizi rahatlatabilir belki ve daha açık fikirli olmamıza yardımcı olabilir mi dersiniz?  Bilmiyorum demek, belkide yeni şeyler öğrenmeye ve büyümek için kapımızı açmak olabilir. Bildiklerim yetmedi de diyebiliriz aslında. Bu daha katlanılabilir gibi belkide. Hadi, bu rahatlatıcı özgürlüğü ve bilgece dinginliği yeniden keşfedelim!

Bir tıkla her şeyin çözüldüğü, algoritmaların sunduğu bilgilerin mutlak doğru gibi sunulduğu dijital simülasyon çağında, şüphe etmenin güzelliğini unutulmuş gibiyiz sanki.  Yüzlerimizde her şeyi bildiğimizin o garip, boş kibirli ifadesi...  Dijital kalabalıklar, bizi düşünmeye değil, hızlıca bir şeyler yapmaya itiyor adeta. Kendi elleriyle yonttuğu heykele aşık olan Pygmalion gibi, bizler de kendi zihnimizin şekillendirdiği, katı ve değişmez arketipik putlarımıza aşık gibiyiz.

Düşün külliyatının satır aralarında gezinirken, hakikatin önündeki en büyük engelin cehalet değil, bilgi yanılsaması olduğunu fark ediyoruz. Sokrates’in "Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir" deyişi sıradan bir kelime oyunu gibi görünse de asil bir duruştur hakikatte. Gaye cehaleti övmek değil, hakikatin sonsuzluğu karşısında insan idrakinin faniliğini kabul etmektir aslında. Bilgiyi, istif nesnesine dönüştürmeyi değil şüphe imbiğinden süzerek idrake dönüştürmektir. Arayışın samimiyetidir. Öğrenme kibirli ve devasa entelektüel sıçramalarla değil; küçük, tevazu dolu adımlarla gerçekleşir çünkü. "Başlangıç zihni" ile her gün yeniden yola çıkmak... Her sabah belki de yanlış biliyorum diyebilmek.

Sosyal mecralarda takındığımız o "her şeyi bilen" personalarımız, Jung'un deyişiyle sahte yüzlerimiz, zamanla öyle yerleşti ki kişiliklerimize kendi cehaletimizin gölge yanıyla yüzleşme cesaretini kaybettik. Oysa insanın en temel güdüsünün içsel "aşağılık duygusunu" (inferiority) aşma çabası olduğunu söylüyordu Adler. Peki ya bu derin yetersizlik hissinin üstünü örtmek için dışarıya devasa bir kibir inşa ediyorsak? İçimizdeki küçük "yetersizlik" duygusunu, dışarıda kaba ve narsistik bir üstünlük kompleksi (superiority complex) olarak yaşıyor olabilir miyiz?

Madolyonun diğer yüzünde, mutlak hakikatin tek sahibinin kendisi olduğunu düşünmenin ve şüpheyi zayıflık olarak görmenin kırgınlaştırdığı toplumsal fay hatları... Diyalog zeminlerimizin çökmesinin nedeni de bu sahte bilgelik illüzyonudur belkide. Epistemolojik kibir sendromu bizi Babil Kulesinin çağdaş köleleri kılıyor gibi… Hakikatin ve göklerin yegâne hakimi olmak için o devasa kuleyi inşa etmeye kalktıklarında, dilleri karışmış ve birbirlerini bir daha asla anlayamaz hale gelmemişler miydi atalarımız? Bugünün dijital Babil Kulesi olan dijital mecralarda da aynı trajediyi bütün sarsıcılığıyla deneyimliyoruz adeta. Herkes kendi hakikatinin mutlaklığına o kadar ikna olmuş ki çığlık çığlığa biliyorum demekten ortak anlam dilini paramparça ediyoruz farkına bile varmadan.

Peki bu kısır döngüden nasıl çıkacağız? Anadolu irfanında bir umut göz kırpıyor bizlere. Mevlana'da akıl, başkasına hükmetmek için değil, kendi içini aydınlatmak için. Ney gibi olmalı insan: içi boşaldıkça, yani kibrinden arındıkça o ilahi, efsunlu ve hüzünlü sesi verebilen. "Hiçlik" makamı, tam da bu bilmeme halinin kutsandığı yer. İnsanın kendi sınırlarını bilmesinin, o kozmik küçüklüğünü idrak etmesi… Bilgi yolculuğunun zirvesini "Hayret" makamı der İbn Arabi. Evrenin, yaratılışın ve hakikatin ihtişamı karşısında insanın aklının acze düşmesi, dehşete kapılması değildir bu; bilakis, kendi küçüklüğünü idrak edip vecd ile, huşu ile "bilmiyorum" diyebilmesidir. Hakikat, iddia edene değil, arayana açılır. Aşksız ve tevazusuz olduğunda nasıl kuru bir gürültüye (kıyl ü kâl) dönüştüğünün en edebi tarifidir bu. Parçayı bütün sanmanın, elindeki kırıntıyı "mutlak hakikat" diye dayatmanın metaforudur bu.

İlahi kelam da, evrensel bir tevazu tavsiye eder bizlere… Bakara 32'de meleklerin edebi, Taha 114'te öğrenme aşkı. Aklını putlaştıran insana bir uyarı… Bu epistemolojik tevazu, salt düşünsel veya varoluşsal bir duruş değil, aynı zamanda ilahi buyruğun ontolojik zeminidir. Yusuf 76, aklın putlaştırılmasına karşı ilahi bir ihtar… Kehf 109’da ki sarsıcı tasvir, insanın epistemolojik haddini bilmesi, varoluş karşısında takınması gereken o saygılı mahcubiyeti kuşanması için verilmiş ontolojik bir ders… Okyanus karşısında bir damla olduğunu unutan insan, denizin ta kendisi olduğunu iddia etme gafletine düşer. Hakikatin ummanına, ancak kendi kibrinin kıyısını terk edebilen damlalar karışabilir oysaki. "Bilmiyorum" demek, aslında öğrenmeye açılan bir kapı. Bilmediğini bilmek, karanlıkta olduğunu fark edip ışığa yürümek.

Çağımızın insanı, cebindeki akıllı telefonla dijital omnipotent gibi dünyayı avucunda tuttuğunu sanıyor. Ne yazık ki bu yanılgının en trajik kurbanı yine o. Çocuklarımıza ezberlenmiş gerçeklerin kibrini değil, şüphe etmenin zarafetini, soru sormanın cesaretini, yanılabilmenin erdemini öğretmeliyiz. Gerçek eğitim, zihinleri devasa veri tabanlarına dönüştürmek değil; gözlerdeki öğrenme merakını, ufka bakarken hissedecekleri o yüce "hayret" duygusunu canlı tutabilmelerini sağlamaktır. "Bilmiyorum" demek, kibirli gürültünün ardından gelen en cesur adım. Umut, her şeyi bildiğini iddia edenlerin o kulakları sağır eden çığırtkanlığında değil; kainatın o görkemli sessizliği karşısında boynunu büküp, "Gerçeğin sadece bir zerresini görüyorum, bana o zerreyi anlama feraseti ver" diyebilenlerin sükunetindedir. Ve yıldızların ışığı, ancak açık avuçlarda birikir.

Yazarın Diğer Yazıları