Tarık İnce

Emeğin Kıblesi…

Tarık İnce

İnsan ne zaman yaptığı işe yabancılaşır? Sabah uyandığımızda, her gün bir kayayı tepeye çıkarıp geri yuvarlanmasını izleyen Sisyphos’un trajedisini yaşayan absürt bir mahkum gibi hissediyoruz. Mesai bitiminde eve dönerken heybemizde taşıdığımız geçim kaygısı, anlamdan yoksun mekanikleşmiş bir işin azabı gibi ruhumuzun üzerine yuvarlanıyor sanki... Endüstriyel çağın Taylorizminin yerini Dijital Taylorizm’e bıraktığı, transhümanist söylemlerin gölgesinde yükselen KPI fetişinin esaretinden nasıl kurtulacağız peki? Ruhsuz bir zekâ, faziletsiz bir teknik beceri ya da derin bir adanmışlık barındırmayan kuru mesainin sebep olduğu her zamankinden daha yalnız, daha kaygılı ve daha pusulasız hayatlar… Howard Gardner’ın "İyi İş" kavramı insan onurunu ve emeğini yeniden ayağa kaldıracak rafine bir pusula olabilir gibi… İşini ustalıkla yapma, vicdanla sınama ve yaptığı şeyin hayatta bir karşılığı olduğunu hissedebilme.

Eskiden insanlar sabahın ilk ışıklarıyla mabede giderdi, şimdiyse uyanır, yetişir, üretir, tüketir. Trafik akar, ama asıl akan bitmek bilmeyen bir performans telaşı.  Ağaca sabrını işleyen marangozun, insan yetiştirmeyi düstur edinen öğretmenin anlatılarının yerini QR kodlu akıllı kartvizitler alıyor artık… Çalışmanın geçim mücadelesine indirgendiği ruhsuz, seküler bir brütalizm dönemi...  Faturalar, borçlar, taksitler, beklentiler…  İşi yalnızca üretim ve performans üzerinden okuyan ve nihayet yaptığı işle ruh bağını kaybeden, iş için var olduğu sanrısıyla tükenen yorgun insan, duygusal tükenmişlik. Ontolojik bir yorgunluk. Sahibinin sırtında taşıdığı semer…

Heidegger’e göre modern insan, dünyayla “araçsallaşmış” bir ilişki kuruyor. Fayda nesnesine dönüşen zaman, insan, doğa, ve dahi duygular. İş, üretimden çok görünür olma savaşı, emek vermek yerine performans. Görünmeyen bir sahnede yaşıyor gibi… Byung-Chul Han’ın tasvir ettiği, işi sadece meta, başarıyı ise rakam olarak gören performans toplumunun başarı özneleri olmanın sancılarını çekiyor gibiyiz. Oysa Gardner’ın bahsettiği iyi iş sadece teknik olarak kusursuz, hatasız yapılan bir iş veya ezberlenmiş bir bilgi kütlesi değil; niyetinde dürüstlük, özünde estetik, kalbinde ahlak barındıran eylemdir.

Anadolu irfanının o kadim hafızasında, hattatın hattı, öğretmenin kelamı, doktorun neşteri bir nevi Hakk’ın cemal ve celalinin tecellisiydi. İş, meta değil, bir tür vecd haliydi. Zanaatkarın tezgâhı aynı zamanda vicdan terazisiydi. Ahi için mükemmellik elindeki papuca en iyi dikişi atmak; müşteriyi siftah yapmayan komşusuna yönlendirecek kadar diğerkâm olmak; emeğini de Hakk’a sunulan bir hizmet olarak görmekti. İşi anlamlı kılan, o işin içine kendi özgün ruhumuzdan bir parça üflemekti. Kaostan nizam çıkarmaktı. Bakırcının çekici, terzinin iğnesi, marangozun rendesi ustanın kendi haysiyetini de işlerdi. Hepsi insanın kendi nefsine verdiği terbiyenin parçasıydı. Kimse “Pabucu dama atılmak” istemezdi…Hem inanç da bunu emrediyordu çünkü.

Kur'an, insanın ancak çalıştığının karşılığı olduğunu belirterek (Necm: 39) emeğe sorumluluk yükler; bu çalışma, maddi kazancın ötesinde niyet, emek ve istikametin toplamıdır. Allah'ın adaleti ve ihsanı emretmesi (Nahl/90) prensibi, işi güzel, hakkaniyetli ve içten yapmayı, yani kimse görmese bile dürüst kalmayı gerektiren "ihsan" kavramını merkezine alır. "Allah işini güzel yapanları sever" (Bakara: 195) ifadesi, yalnızca kaliteyi değil, aynı zamanda ahlaki derinliği ve içtenliği işaret eder, çünkü denetim içeriden gelmelidir ve hayatın amacı, yapılan işin niteliği, niyeti ve ahlaki güzelliği olan "güzel amel" işlemekle sınanmaktır. Mesele nicelik değil nitelik ve ihsan olup, "Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar" (İsrâ: 84) ayeti de insanın yaptığı işle iç yapısı arasındaki vazgeçilmez bağı hatırlatır. Ayetlerin bahsettiği “Ahsen-i amel”, Gardner’ın formülündeki üç süzgecin İslam estetiğindeki karşılığı olarak düşünülebilir.

Üç taş ustasına ne yaptıklarının sorulduğu o meşhur hikayede, ustaların cevapları da Gardner’ın iyi iş modelini hatırlatır gibi. Birincisi, sadece geçimini sağlamak için çalıştığını ima eder gibi “Taş kırıyorum,” der.  İkincisi ise, teknik becerisine ve işini kusursuz bir şekilde yapmaya odaklandığını göstererek “Duvar örüyorum,” diye cevap verir.   Üçüncüsü ise, çalışmasına anlam ve adanmışlık kattığını, büyük bir vizyonu olduğunu ifade eder ve “Bir mabed inşa ediyorum,” der.  Bu hikaye sadece kurumsal bürokrasiyi beslemek için yaratılmış yapay pozisyonlarda tükenen herkes için geçerli. Hepimiz birer taş ustasıyız aslında.  Elimizdeki çekici nasıl kullandığımız, önümüzdeki taşı nasıl gördüğümüz, bir aydınlanmanın eşiğinde olduğumuzun göstergesi.  İşte bu yüzden, her birimizin taşı nasıl anlamlandırdığı çok önemli.  Belki de sadece geçim derdi için çalışıyoruz, belki de teknik becerilerimize odaklanıyoruz, ama en önemlisi,  çalışmamıza anlam ve adanmışlık katıp katmadığımız.  Böylece, sadece taşları kırmak veya duvar örmek yerine,  gerçekten bir mabed inşa edebiliriz.

Graeber’ın palavra işler olarak tanımladığı neoliberal dünyanın çalışma illüzyondan çıkabilmenin yolu belkide işimize karşı bakışımızı dönüştürmek olabilir: İyi İş formülü, takıntılı mükemmeliyeti özsaygıya, etiği içsel pusulaya, anlamı insanlığın ortak geleceğine adanmış bir vizyona dönüştürerek insanlığın ortak yaşam sözleşmesine bir şerh ya da imza atmaktır. Yaptığımız işin kalbinde, o görünmez tezgahta kendi varoluşsal kumaşımızı dokumanın vakur tatminini yaşamaktır. Rabbimizin gök kubbe altında hoş bir seda bırakan, işini ibadet vecdiyle yapıp arkasında lekesiz bir vicdan, keskin bir zekâ ve adanmış bir kalp bırakabilenlerden olmayı nasib etmesi temennisiyle…

Yazarın Diğer Yazıları