Tarık İnce

Örtük Bilgi: Lisan-ı Hâl

Tarık İnce

"Bilgi, satırlarda değil sadırlarda gizlidir" der eskiler. Ne müthiş bir meydan okuma… Yapay zeka narsizmi ile tüm cihanın kütüphanelerini saniyeler içinde tarayabilme histerisine tutulmuş bir çağda, bu nükte bir fener gibi aydınlatıyor yolumuzu…  Sevgilinin bakışındaki sükunet ya da o derin sitem… Ustanın elindeki incelik… Annenin yaptığı çorbanın göz kararı kıvamı… Omuza tam o anda dokunan elin tesellisi… Hattadın parşümene nakşettiği o son ötre… Hangi algoritma sahiptir bu tılsımları simüle etmeye? Hangi promt ya da… Bir damlacık katreden, deryanın hakikatini idrak edebileceğimiz vehmi… Nedir peki aslolan? Acz-i lisan… Dilin eşiğinde pençe divan, söylenmeden, yazılmadan, tarif edilmeden hâl ile, tecrübe ile, bizzat yaşam ile aktarılan, sezgiyle yoğrulmuş bilgi: Örtük bilgi.

Dijitalleşen dünyada her şeyi Google’layarak bulabileceğimiz sanrımız, diplomayı duvarda, veriyi tabloda görünce müstağni oluşumuz... Oysa Macar düşünür Michael Polanyi, insanlığın en büyük sırlarından birini ifşa etmişti: "Söylediğimizden çok daha fazlasını biliriz". İşte Örtük Bilgi tam olarak budur. Kitaplara, kılavuzlara sığmayan; ancak yaşanarak, orada bulunarak ve bizzat tecrübe edilerek elde edilen o derin bilgelik. Modern yaşam, hayatı bir kullanım kılavuzuna indirgemeye çalışırken bizi en büyük hazinemizden, o insani dokunuştan mahrum bıraktı ne yazık ki.

Neoliberal dünyada yaşadığımız uzmanlığın ölümü illeti, aslında diplomaların yetersizliğinden değil, usta-çırak müessesesindeki o sessiz aktarımın kopmasından kaynaklanıyor sanki. Ustanın yanında diz çökmek, sadece işin tekniğini öğrenmek değil; ustanın rahleyi tedrisatından geçmek, onun sükunetini, sabrını, ahlakını ve "edebini" kopyalamadan özümsemekti ahilikte. Çünkü edep, kitaba yazılamayan, sadece hâl diliyle geçen örtük bilgiydi.

Lakin örtük bilgiye sahip çıkmak, geçmişi körü körüne kutsamak demek de değildir. Kur’an, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" diyerek aklı devre dışı bırakanları şiddetle uyarır çünkü. Ayrıca, "kitap yüklü eşekler" benzetmesiyle, bilginin sadece bir depolama faaliyeti olmadığını, bir karakter meselesi olduğunu ihtar eder. Bilgi sırtta taşınan bir yük değil, göğüs kafesinin içinde, sadırda yeşeren bir şuur olmalıdır. Martin Heidegger’in dediği gibi, biz dünyayı teknikle kontrol etmeye çalıştıkça eşyanın hakikati bizden uzaklaşıyor. Oysa bilmek, malumattan hakikate yapılan bir hicrettir.

İnsanı insan yapan, akıl ile sezginin birleştiği o vadidir örtük bilgi. Sadece veriyle yol alan körleşir, sadece sezgiyle hareket eden yoldan sapabilir. Sezgiyi akılla, geleneği adaletle, deneyimi merhametle yeniden harmanlayarak Sırat-ı Müstakîm’e revan olabilmek gibi mesele. Belki de ihtiyacımız olan tek şey; daha az data, daha fazla hikmet olabilir. Rabbimizin, bu rahmet ayında, yaşadıklarını tecrübe imbiğinden geçirip ruhuna nakşeden o derin kavrayışın temsilcisi Peygamberimizin rahleyi tedrisatına kabul etmesi duasıyla…

Yazarın Diğer Yazıları