İnsanlığın en büyük ontolojik trajedisi, kendisini tamamlanmış ve nihayete ermiş bir yaratım olarak addetmesi değil midir? 'Ben buyum ve değişemem' demek; hayatı eski zamanlarda ulvi bir güç ya da tabiatın görünmez güçleri tarafından dokunmuş, duvara asılmış, bitmiş ve tozlanmaya yüz tutmuş antika bir kilim gibi görmek, kayıtsızlığın cazibesine kapılmak kadar trajik bir kabulleniş değil midir? Sabır ve hatıranın ördüğü binlerce ilmeği bir yaşam öyküsüne dönüştüren tezgâhtan bîhaber olmak ne kadar hazin... Peki ya dokuma tezgahı hâlâ işliyor ve desenler tamamlanmamışsa? Ya o eskimeyen dokuma tezgahı aslında kendi bilincimizse ve biz her gün, her deneyimle yaşamın goblenine yeni bir desen nakşediyorsak? Nörobilim, nöroplastisite diye tanımladığı fenomenle bu arkaik eylemsizliği tersine çevirmeye namzet görünüyor.
Nöroplastisite bize beynimizin tecrübeye dayalı yapısal ve işlevsel bir dönüşüm kapasitesine sahip olduğunu söylüyor. Kanadalı psikolog Donald Hebb, ‘Birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanırlar’ diyor. Bu düstur, öğrenmenin sadece bilgi depolamaktan ibaret olmadığını, beynin canlı kilimini tekrar ilmek ilmek işlediğini adeta haykırıyor... Zihnimiz bitaraftır; biz onu neyle beslersek o da o şekilde büyüyecektir. Sürekli kaygı üretirsek, kaygı bölgelerimiz genişler; merak ve umut üretirsek, keşif bölgelerimiz genişler. Öğrendiğimiz her yeni sözcük ya da formüle ettiğimiz her yeni düşünce nöronlar arasında fiziksel bir köprü inşa eder. Bu süreç o kadar güçlüdür ki, yeni bir bilgiyle karşılaştığımızda beynin dentat girus bölgesinde yeni nöronlar meydana gelir. 'Sinaptik güçlenme' dediğimiz bu olgu, bir dokumacının yaptığı her ilmek gibi sinir ağlarımızı daha muktedir hale getirir.
Sahip olduğumuz bu biyolojik esnekliğe rağmen, sosyal normlar bizi ‘öğrenilmiş çaresizlik’ girdabına sürükler. 'Yedisinde neysen yetmişinde de osun' ya da ‘ununu elemiş eleğini asmış’ gibi basmakalıp söylemler hakikatte beyne vurulan birer biyolojik prangadır. Yaşadığımız en büyük toplumsal musibet olan ‘zihinsel kireçlenme’, fikir ve önyargıların kökleşmesiyle başlar. Şayet bir toplumun nöral ağları sadece korku ve önyargılarla örülmüşse, o toplumun yeni bir hikâye yazması imkânsız hale gelir. Cehalet sadece bilgi eksikliği değildir; beynin kendini yenileme yeteneğine sırt çevirmektir. Halbuki nöroplastisite bize muazzam bir etik öğreti sunar: hiç kimse olduğu gibi kalmaya mahkûm değildir.
Mitolojide kader sıklıkla tanrılar tarafından dokunmuş ve insanların içinde umutsuzca kıvrandığı bir düğüm olarak tasvir edilir. Halbuki hakikat şudur ki, insanın kaderi bir ölçüde kendi elleriyle dokuduğu kilimde gizlidir. Kuşkusuz sefalet, yaşanan travmalar ya da eğitimsizlik gibi harici faktörler dokunan ipliğin mahiyetini etkiler; fakat motifi tamamen tayin etmez. Aynı zamanda öğrenme, yani yeni ilmekler ‘dokuma’ söz konusu olduğu gibi, alışkanlıkların kırılması, yani ‘'sökme’' de söz konusudur. Sinirbilimde ‘sinaptik budama’ olarak adlandırılan bu süreç, kullanılmayan patikaların ve zayıflamış ilmeklerin kademeli olarak çözülmesi ve atılmasıdır. Psikolojik düzeyde bu gerçekten de acı verici bir süreçtir. Eski bir alışkanlıktan, köhnemiş bir ilmekten vazgeçtiğimizde hissettiğimiz iç huzursuzluk, mitolojide Penelope'nin geceleri dikişlerini çözerken hissettiği sessiz kederi andırır. Ancak bu söküş olmadan yeni ve daha görkemli bir desene asla yer açamayız. Değişim kimi zaman yalnızca yeni bir ilmek atmak değil, eski bir yanlış ilmeğin ilmek ilmek sökülmesidir de.
Günümüzde nöroplastisite olarak adlandırılan bu fenomen, asırlar öncesinde felsefe ve tasavvuf ehli tarafından ‘Teceddüd-i Emsal’ ( tekrar yenilenme) sırrıyla sezilmişti. Henri Bergson'un ‘yaşamak değişmektir ve değişmek kendini mütemadiyen yaratmaktır’ önermesi bugün laboratuvar bulgularıyla doğrulanmaktadır. İbn Arabi'nin ‘Teceddüd-i Emsal’ (sürekli yenilenme) kavrayışı, evrenin ve insanın durağan nesneler değil, akışkan ‘süreçler’ olduğunu vurgulamıştır. Her yeni düşünceyle beyin fiziksel olarak yeniden inşa edildiğinden, ontolojik bir akışın parçası oluruz. Geçmişin tortuları içinde bugünü yaşıyor olsak da, aslında müstakbel benliklerimizin nöral ağlarını dokuyoruz. Jean-Paul Sartre'ın dediği gibi, ‘İnsan ne idiyse o değildir; ne olduysa odur ve ne olacaksa o olacaktır’. Bu devamlılık, insanın durağan bir varlık değil, sürekli olarak yeniden inşa edilen bir mimarisi olduğunu işaret etmektedir.
Deneyim ve irade yoluyla beynin yeniden yapılanma kapasitesinin İslam düşüncesindeki teolojik izdüşümü ‘'nefis terbiyesi’' ve ‘'kalbin dönüşümü’'dür. Nöroplastisitenin özünü oluşturan ‘çabayla değiştirilebilen yapı’ prensibi, Rad Suresi'ndeki münferit değişim vurgusuyla paralellik göstermekte ve içsel dönüşümün hem biyolojik hem de manevi temellerini buluşturmaktadır. Kur'an'ın bildirdiği şekliyle beynin hem ‘paslanıp mühürlenebileceği’ hem de ‘genişleyip açılabileceği’ anlayışı, çağdaş nörobiyolojideki negatif ve pozitif plastisitenin temel kavramlarıyla benzerlikler taşımaktadır. Hazreti Ömer'in radikal değişimi bu zihinsel ve ahlaki dönüşümün en müşahhas timsalidir; onun rijit ve uzlaşmaz bir karakterden adaleti sembolleştirmiş bir lidere dönüşmesi, bilişsel yapıların istikrarlı bir yönelişle nasıl bütünüyle değiştirilebileceğinin ve bir kez dönüştükten sonra bir daha asla eski haline dönemeyeceğinin en müşahhas delilidir. Her yeni bilgi bir ayet, her samimi tövbe de sinir ağlarında yeni bir fecirdir; çünkü tövbe yalnızca tinsel bir pişmanlık değil, beynin kusurlu düğümlerini söküp atma ve yeniden işleme iradesidir.
İnsan zihni işlenmiş, dokunmuş ve duvara asılmış bir kilim değildir. O, her an mekiği elimize alıp yeni bir desen işleyebileceğimiz, hatalı ilmekleri sabırla söküp yerlerine daha güçlü ilmekler atabileceğimiz capcanlı bir dokuma tezgahıdır. Beyninizin içindeki o loş ama nurlu tezgahta her an yeni bir motif dokunmaktadır. Her ne kadar yaşadığınız travmalar zihninizde olumsuz motifler bırakmış, mahrumiyetler ipliğin kalitesini düşürmüş olsa da hiçbir hata daimî, hiçbir alışkanlık mutlâk, hiçbir cehalet ebedî değildir. İnsanoğlu yalnızca etten kemikten bir mahluk değildir; her gün kendini yeniden dokuyan, her ilmekle biraz daha “insan” olan muhteşem bir ‘dokumacıdır’. En görkemli sanat eseri, insanın elleri ve zihniyle dokuduğu ‘’kendiliğidir‘’. Çünkü insan, her nefeste ‘Kün Feyekün’ sırrınca nefsini ruhuyla mezceden ve her an yeniden yaratılan muhteşem bir seyyahtır. Zira en zorlu seyahat, kişinin kendi zihninin enginliklerinde keşfetmeye koyulduğu yeni patikalarda yaptığı yolculuktur. Kendi hikâyenizi nakşederken gergefiniz merak, kilimimiz ise ihtişamlı dimağınız olsun.