Bir bebek, dünyaya gözlerini açtığı ilk andaki feryadı bile aslında insanoğlunun bu âlemdeki ilk duasıdır: "Beni anla!"
Yıllar geçer, kelimeler çoğalır, cümleler uzar; fakat insanın içindeki o ilk çağrı hiç dinmez.
Belki de ömür boyu peşinden koştuğumuz yegâne dilek, gerçekten anlaşılmaktır.
Ne gariptir ki sözün ve sesin en çok çoğaldığı bu çağda, ruhlar en derin ıssızlıklara mahkûm edildi. Kalabalıklar içinde yalnız, ekranların ardında görünür ama yüreklere temas etmeyen bir gölgeler dünyasında yaşıyoruz.
Herkes kendini anlatmanın telaşında;
Oysa anlamak için dinleyenlerin sayısı her geçen gün biraz daha azalıyor.
Bir insanın kalpten gelen bir edayla "Seni anlıyorum" demesi, yorgun bir ruh için merhamet tecellisiyle dolu güvenli bir limandır.
Hayatın en koyu yalnızlığı, kimsenin olmadığı mekânlarda değil; kalabalıkların tam ortasında sesini kimseye duyuramamaktır.
Oysa anlamak, yalnızca kulakla değil, "Basîret" ile yani gönül gözüyle dinlemeyi gerektirir. Önyargıların zırhını soyunmak, karşımızdakinin iklimine empati ve merhametle yürüyebilmektir.
Belki de insanın en büyük talihsizliği, kendisini yanlış ruhlara anlatmaya çalışmasıdır. Çünkü herkes dinler ama herkes anlayamaz.
Anlamak; sadece zihinsel bir süreç değil, vicdan, samimiyet ve ihlâs ister. Kalbi kilitli olana en güzel kelamları söyleseniz bile, sözleriniz yankılanmadan kaybolur.
Anlamayan bir kalbe söz söylemek ise beyhudedir; çünkü "Söz sarrafı olmayana cevher satılmaz."
Yine de insan, anlaşılma umudundan asla vazgeçmez. Her yeni dostlukta, her yeni karşılaşmada içten içe aynı duayı taşır: "Beni olduğum gibi gören, kusurlarımla kabul eden biri olsun." Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca hava su ve yemek değildir; ruhu besleyen şey, kabul görmek ve anlaşılmaktır.
Belki de hayatın sırrı, herkese kendimizi kabul ettirmekte değil; bizi birkaç kelimeye bile ihtiyaç duymadan anlayabilen "gönüldaşlara" rastlayabilmektedir. ,
"Biri tarafından tamamen anlaşılmak, dünyadaki en büyük lükstür." demiş Stefan Zweig.
Anlaşılmak; yalnızlığın sona erdiği, sevginin, güvenin ve umudun yeniden filizlendiği yerdir.
Kısaca; insanın en büyük arzusu geçici zenginlikler, şöhret ya da makam değildir. Bunların hepsi zamanın değirmeninde eriyip gider.
Fakat anlaşılmak…
İşte insan ruhunun ilk nefesinden son anına kadar değişmeyen en derin ihtiyacıdır.
Hepimizin tek niyazı şudur belki de: Maskeler takmadan yaşayabildiğimiz, kendimiz olabildiğimiz ve bir çift yüreğin bizi Yaradan’ın sevgisinden bir nasiple, bütün eksiklerimizle anlayıp kucaklayabildiği bir hayata kavuşmak.
Herkesin herkesi hakkıyla anlayabildiği bir dünya için önce kendimizin karşımızdakini anlamaya çalışan insanlardan olmak gerektiğini unutmadan…