Önce Öğretmen, Şimdi Futbolcu
Abdullah Ergün
İstanbul’un Ümraniye ilçesinde yaşanan ve genç bir futbolcunun hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan silahlı saldırı, ilk bakışta münferit bir adli vaka gibi değerlendirilebilir. Ancak benzer şekilde kısa süre önce bir öğretmenin öğrencisi tarafından öldürülmesi olayı da düşünüldüğünde, bu hadiselerin yalnızca bireysel öfke patlamaları olarak açıklanması yeterli görünmemektedir. Bu tür olaylar, toplumun derinlerinde yaşanan bazı kırılmaların görünür hale gelmiş son örnekleri olarak okunmalıdır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında şiddet, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok katmanlı bir olgudur. Aile yapısındaki dönüşümler, teknolojinin hayatımıza girmesiyle değişen yaşam tarzı, sosyal denetim mekanizmalarının zayıflaması, ekonomik belirsizlikler ve gençlerin kimlik inşa sürecinde yaşadığı gerilimler bu tablonun temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Özellikle gençlerin, sorun çözme becerilerini geliştirecek sosyal ve duygusal destekten yoksun kalması, çatışma durumlarında şiddeti bir çözüm aracı olarak görme eğilimini artırabilmektedir.
Modern toplumlarda bireyler arası ilişkiler giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Sabır, hoşgörü ve yaşam kültürü yerini çoğu zaman anlık tepki, öfke ve güç gösterisine bırakmaktadır. “Yan bakma” gibi anlamsız gerekçelerle işlenen cinayetlerin artışı, yalnızca ülke içinde değil, dış basında da şaşkınlıkla karşılanmaktadır. Bu durum, sorunun bireysel değil, toplumsal bir karakter taşıdığını açıkça göstermektedir.
Son yaşanan olayın içinde yer alan kişilerden birinin, gençlerin davranış ve değer dünyasını etkilediği tartışılan yeni bir müzik akımının temsilcilerinden biri olduğunun ifade edilmesi de dikkat çekicidir.
Son yıllarda küfür, argo ve cinsellik içeren sözlerin yaygınlaştığı müziklerin yanı sıra, benzer içeriklerin sinema ve televizyon ekranlarında da sıkça yer alması, gençlere verilen mesajların niteliğini tartışılır hale getirmiştir. Bu içeriklerin etkisi, bugün karşı karşıya kaldığımız birçok olumsuzluğun arka planında önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sosyolojik araştırmalar, kültürel ürünlerin birey davranışlarını doğrudan belirlemediğini, ancak mevcut eğilimleri güçlendirebildiğini ortaya koymaktadır. Şiddeti normalleştiren veya güç gösterisini yücelten anlatıların yoğun olduğu bir kültürel ortamda, özellikle kimlik arayışı içindeki gençlerin bu mesajları daha kolay içselleştirmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.
Öte yandan silaha erişimin görece kolaylaşması ve şiddetin görünürlüğünün artması da önemli bir risk faktörüdür. Medyada ve sosyal platformlarda sıkça karşılaşılan şiddet görüntüleri, zamanla toplumsal duyarlılığı azaltabilmekte ve şiddetin olağan bir davranış biçimi gibi algılanmasına yol açabilmektedir. Sosyolojide bu durum “duyarsızlaşma” olarak tanımlanmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca bireysel öfke patlamaları değildir. Aynı zamanda aile, okul, medya ve hukuk sistemi gibi toplumsal kurumların gençler üzerindeki düzenleyici etkisinin zayıflamasıyla da yakından ilişkilidir. Bu kurumlar arasındaki koordinasyonun yetersizliği, gençlerin davranışlarını yönlendirecek tutarlı bir değer ve sınır sisteminin oluşmasını zorlaştırmaktadır.
Oysa yıllar önce gençler arasındaki ilişkiler bambaşka bir zeminde filizlenirdi. Masum arkadaş sohbetlerinin adresi çoğu zaman mahalle parkları, okul bahçeleri ve şehrin sevilen pastaneleriydi. İnsan ilişkileri daha yüz yüze, daha sabırlı ve daha doğal bir akış içinde şekillenirdi.
Malatya’da bu tür mekânların başında gelen Kaya Pastanesi, o yılların gençleri için sadece bir buluşma noktası değil, aynı zamanda bir iletişim kültürünün simgesiydi. Gözlerden uzak bir köşede yenilen bir dondurma, beyaz bir kâğıdın içine iliştirilen kuru bir gül ve zarfa konulan birkaç samimi cümle… Bu sade ama anlamlı iletişim biçimi, duyguların olgunlaşmasına ve ilişkilerin sağlıklı bir zeminde ilerlemesine katkı sağlıyordu.
Nitekim o yıllarda Kaya Pastanesi’nde başlayan bazı dostlukların ve ilişkilerin, bugün torun gezdirilen mutlu aile hikâyelerine dönüşmesi tesadüf değildir. Çünkü ilişkilerin okul ve mahalle ortamında yavaş yavaş olgunlaştığı o dönemlerde sosyal denetim daha güçlü, iletişim daha doğrudan ve beklentiler daha gerçekçiydi.
Günümüzde ise dijital dünyanın hızlandırdığı ilişkiler, çoğu zaman sabır ve emek gerektiren süreçleri kısaltmakta; duygusal olgunlaşma yerine anlık tepkilerin ön plana çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda sıkça işlenen aldatma, ihanet ve çatışma temalarının sürekli tekrar edilmesi de toplumsal değerler üzerinde tartışılması gereken bir etki oluşturmaktadır.
İstanbul’da yaşanan son olay, elbise değiştirir gibi sevgili değiştirmenin sağlıklı bir ilişki zemini oluşturamayacağını bir kez daha gösterdi. Ayrılık sonrası tarafları barıştırmak amacıyla devreye giren genç futbolcu ise gelinen noktada bu trajedinin son kurbanı haline geldi. Bu ve buna benzer sorunların silahla çözülmeye çalışılması nedeniyle yaşanan olaylar enflasyonu, ne yazık ki bu olayla son bulmayacaktır.
Günümüzde hoşgörünün yerini şiddet, şakanın yerini ise öfke ve güç gösterisi almaya başladı.
Bir zamanlar “aile dizisi” olarak adlandırılan ve toplumsal değerleri güçlendirmeyi amaçlayan yapımların yerini, zamanla çatışma ve sadakatsizlik temalarının merkezde olduğu yapımların alması, kültürel iklimde önemli bir değişimin işareti olarak değerlendirilebilir. Medya, yalnızca eğlence sunan bir araç değil; aynı zamanda davranış kalıplarını ve değer yargılarını şekillendiren güçlü bir sosyalizasyon aracıdır. Bu nedenle ekranlarda sunulan her içerik, bireysel tercihin ötesinde toplumsal sonuçlar doğurabilecek bir etki alanına sahiptir.
Müziğin duygulara hitap eden yönü doğru bir şekilde sahiplenildiğinde, şiddetin yerini sevgi ve hoşgörünün alması mümkün olabilir.
Çünkü bir insanın, uğruna cinayet işleyecek kadar kendinden geçmesi, yalnızca bireysel bir öfke patlaması değil; toplumun ortak sorumluluğunu hatırlatan acı bir uyarıdır.