Kaydırıyorum o halde varım…
Görünürde harikulade bir hiper-bağlantı mucizesi deneyimlediğimiz glokalleşen dünyada, nasıl oluyor da böylesi uçsuz bucaksız, kör kuyuların sessiz çığlığına dönüşmüş paradoksal bir yalnızlık içindeyiz... Ruhlarımızın kendi hakikatinden bihaber kalışı, çağımızın bu en habis trajedisinin sorumlusu olabilir mi? Dünyanın öbür ucundaki her acıdan anında haberdar olup hiçbirini ruhumuzun derinliklerinde hissedememenin ıstırabıyla, sonsuzluğu arayan gönlümüzü, pixellerden örülmüş sanal ağ illüzyonuyla avutmaya çalışıyor gibiyiz… Sevdiklerimizin yanı başında aynı havayı solurken bile, zihnimiz telefonlarımızdaki sahte kusursuzluk vitrinleri, sanal linçler ve ya ölçüsüz dijital öfkenin içinde kaybolup gitmek istiyor sanki. Hevâ ve hevesimizden beslenen algoritmalar sahte bir ilah gibi, yeni bir video ya da bildirimle ilkel dürtülerimizi ayartarak kendine sadık bir kul haline mi getirmek istiyor bizleri? Zaman ve mekandan münezzeh kaydırma ritüeliyle zihnimizi düşkünlüklerimizin tapınağına mı hapsediyoruz? Tüm bu sorulara Csikszentmihalyi’nin akış hali cevap verebilir belki…
Mihaly Csikszentmihalyi akış halini, insanın bir eyleme tamamen odaklanarak zamanı unutması, o anda derin bir tatmin duygusu yaşaması olarak tanımlıyor. Akış halindeyken zihnimizdeki eleştirel ve endişeli sesler susuyor. Zaman bükülüyor, ego ve sahte avatarlar buharlaşıyor. Ne var ki diğer taraftan Silikon Vadisi'nin kusursuz algoritmaları, ilkel dürtülerimizi sömürerek zihinlerimizi bilişsel korsanlığın kurbanları haline getirmeye çalışıyor. Dürtülerimizi dizginlemesi gereken prefrontal korteks, her kaydırma refleksinin yarattığı o amansız dopamin seli altında boğuluyor adeta. Bu görünmez algoritmalar dikkatimizi dışardaki sığ dijital sulara yöneltiyor çünkü içimizdeki o derin ve ürkütücü okyanustan, kendi Gölge’mizle yüzleşmekten korkuyoruz. İç dünyamızın sessizliğinden kaçıp ekranların gürültüsüne sığınarak, aslında en büyük sahtekarlığı yapıyoruz belkide. Zihnimizin bu dağınıklığı, bireysel bir zaaftan öte, toplumsal bir yorgunluğun ve derin bir melankolinin habercisi sanki…
Bugün Byung-Chul Han’ın özgürleşmiş gibi görünürken aslında kendini sömüren bir performans öznesine dönüştüğümüz "Yorgunluk Toplumu" içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Adımona özgürlük ve gönüllü katılım üzerine kurulan neoliberal düzen, derin bağ kurma yetimizi aşındırarak öz-sömürü anlamındaki psikopolitika üzerinden iktidar devşiriyor. Sürekli uyarılma hali, bizi derinlemesine düşünemeyen sığ tüketicilere dönüştürüyor adeta. Sosyal medyadaki o kusursuz, filtreli avatarlarımız, gerçek hayatın karmaşasından ve acı çeken sahici benliğimizden birer kaçış rampası sanki. Paylaşmak ve görünür olmanın özgürlük gibi sunulduğu Dijital Panoptikon içinde kendi rızamızla birer vitrin mankenine dönüşürken, başkalarının hayatlarını röntgenlemeyi bir yaşam biçimi haline getiriyoruz. Oysa öz-sömürü ve dijital gözetimin yarattığı bu Khronos baskısına karşı bir direniş ve özgürleşme imkânı sunan akış, insanı tükenmişlikten çıkarıp zamanın hakiki derinliğine taşır, yani Kairos’a.
Antik Yunan da zaman iki farklı yüzle kavranır: mekanik Khronos ve derinliğin anı Kairos. Her an titreşen telefonlarımız, vaktimizi, dikkatimizi ve nihayetinde ömrümüzü yutan modern çağın Kronos’u gibi. Her bildirim çanıyla zamanı ve potansiyeli bu dijital tanrıya kendi rızasıyla kurban eden, aceleci, yorgun ve hissizleşmiş dijital Âzerler. Videoları hızlandıran, metinleri tarayan, mesajlara emojilerle yanıt veren... Her şeye aynı anda, korkunç bir hızla temas ettiğimiz bu dijital savrulmada hiçbir şeye gerçekten dokunamıyoruz. Hızın yarattığı o kör edici kasırga, içimizdeki sükûneti ve derin tefekkür halini söküp alıyor gibi. Diğer tarafta anın kalbi niteliksel ve dönüştürücü olan Kairos... Maşukun gözlerine bakarken veya bir akşam güneşinin kızıllığını seyreylerken yakaladığınız o eşsiz, ebedî olsun dilediğimiz an... Saf odaklanma hali olarak tanımlanan akış, Khronos’un mekanikliğine karşı varoluşsal bir direniştir aslında. Zihnin hakikate yönelişidir bir nevi. Ve zihin, bağlandığı hakikatin sağlamlığı kadar güvendedir.
Kur’an, Ankebût Suresi’nde "Örümcek Ağı" metaforuyla, bugün zihnimizi hemhal kılıp "World Wide Web" olarak kurduğumuz dijital onay ağlarının ne kadar kırılgan ve sahte olduğunu asırlar öncesinden haber veriyor gibi. Elektrik kesintisi veya küresel bir sunucu hatasıyla saniyeler içinde çökebilecek bu sanal kibir ağları, insanın sonsuzluğa aç ruhuna yurt olabilir mi? Kıyâme Suresi "el-âcile" (aceleci olan, sığ ve hızlı olan) kavramıyla çabasız elde edilen ucuz dopaminin, yani acil olanın üreticisi olan dikkat ekonomisi sistemine atıfta bulunarak daha da artırıyor zaaflarımız konusundaki farkındalığımızı. Ufuklardaki (makrokozmos) ve kendi içimizdeki (mikrokozmos) ayetleri, evrenin o muazzam kitabını okuyabilmek; dikkatin dağılmadığı, zihnin berraklaştığı ve kalbin tam bir huşû ile ana kilitlendiği bir akış hali gerektirir çünkü.
Peygamberimizin Hira Mağarası'na çekilmesi, toplumun putperestlik ve zulüm dolu düzeninden uzaklaşıp, hakikati arayış içinde derin bir manevi yolculuğa girdiği; mutlak gerçeği duyabilmek için zihnin tamamen odaklanması, bir tür "kutsal izolasyon" değil mi? Bugün bizim de en temel ihtiyacımız, kendi içimizdeki Nur dağında Hira’mızı inşa etmektir. Dikkati fani gölgelerden ve zayıf ağlardan çekip, Baki olanın hakikatine ve anın içindeki derin sükunete sabitlemektir. Tebettül, tefekkür, huşû ve gerçek öğrenme, bu tam yönelmeyle başlar. Rabbim bizleri ilkel dürtü zincirlerinin zihinlerimize vurduğu prangalardan, sanal mağaraların karanlık esaretinden ve gölgelerin aldatıcı illizyonundan kurtarıp, anın derinliğine dalarak hakikatin o sarsılmaz ve ebedi ışığıyla hemhâl olmayı nasip etsin… Hayırlı bayramlar.