Tarık İnce

İthaka: Yolda olmaya dair…

Tarık İnce

İnsan İthaka'yı aradığını sanır; oysa bazen İthaka'nın aradığı, insanın kendisidir.
Nedir ademoğlunun en büyük yanılgısı? Başaramamak mı, geride kalmak mı? Belki de daha derinde başka bir sızımız vardır: Varmaya o kadar odaklanıyoruz ki çoğu defa yaşamayı unutuveriyoruz. Hayatı hep bir sonraki eşiğe erteliyor, mutluluğu bir sonraki menzile bağlıyoruz. Sahi diploma bilgiden, makam hizmetten, sonuç tecrübeden, cennet kulluktan daha mı önemli? Sanki yaşamak için sürekli başka bir zamanı bekliyor gibiyiz… Oysa hedeflere koşarken fark etmediğimiz bir şey var: Biz son sayfayı ararken, hayat çoktan satır aralarında yaşanıp geçiyor. Tıpkı Odysseus'un devlerle, fırtınalarla ve türlü sınavlarla örülü yolculuğunda olduğu gibi... İthaka onun için bir ada olmanın ötesinde aidiyetin, hasretin ve eve dönüş arzusunun adıydı. Fakat denizler onu yalnızca evine taşımadı; kendi içine, kendi hakikatine de taşıdı. Çünkü uzun yolculukların sonunda değişen yalnızca ufuk çizgisi değildir. Asıl değişen, o ufka doğru yürüyen yolcudur.

Homeros'un Odysseia destanında İthaka, Odysseus'un yurdu ve dönüş özlemidir. Fakat Kavafis'in kaleminde İthaka, bir adadan daha fazlasına dönüşür. Artık o, insanı yola çağıran bir ufuktur. Çünkü insanı olgunlaştıran liman değil, denizde karşılaştığı fırtınalar, dostluklar, kayıplar ve keşiflerdir. Mitolojiden modern psikolojiye uzanan kadim anlatılar aynı sırrı fısıldar: İnsan, yola çıktığında bir menzil arar; fakat yolda kendini bulur. Joseph Campbell'ın kahramanın yolculuğunda da asıl kazanım, yalnızca varılan yer değil, yol boyunca yaşanan dönüşümdür.

Ne var ki modern performans kültürü bu kadim bilgeliği tersine çevirmiş gibidir. Bizi yolcu olmaktan çıkarıp kendi hedeflerimizin mahkûmuna dönüştürür. Artık yolu bir mektep değil, mümkün olduğunca çabuk aşılması gereken bir engel olarak görürüz. Çocukluk yetişkinliğe, okul mesleğe, iş emekliliğe hazırlanır; bugün daima yarının hizmetine sunulur. Hayatın kendisi ise sürekli ertelenen bir taslağa dönüşür. Bu yüzden yaşamak, giderek bir yolculuktan çok tamamlanacaklar listesi hâlini alır. Her yeni hedef, ulaşıldığında sevinçten çok bir sonraki hedefin gölgesini getirir. İnsan varacağı yeri büyüttükçe yürüdüğü yolu küçümsemeye başlar. Oysa kaybettiği şey yalnızca yol değildir; kendisidir.

Heidegger'in işaret ettiği gibi insan, sahip olduklarından çok potansiyeliyle var olur; fakat bütün dikkatini henüz gerçekleşmemiş yarınlara yönelttiğinde yaşadığı âna yabancılaşmaya başlar. Modern insanın trajedilerinden biri de budur: Geleceği inşa etmeye çalışırken bugünü ıskalamak. Sosyal medya ise bu yabancılaşmayı daha da derinleştirir. Başkalarının başarılarını, ödüllerini ve vardıkları limanları seyrederken kendi yürüyüşümüzü küçümser; bir başkasının sonucunu kendi sürecimizle kıyaslarız. Oysa gerek Kierkegaard'ın gerekse Gabriel Marcel'in düşüncelerinde insan, tamamlanmış bir varlık değil, daima oluş hâlindeki bir yolcu olarak çıkar karşımıza. İnsan olmak, bitmiş bir hikâyeye sahip olmak değil; her gün yeniden yazılan bir hikâyenin sorumluluğunu üstlenmektir.

Carl Jung'un bireyleşme anlayışı ile Viktor Frankl'ın anlam arayışına ilişkin yaklaşımı da aynı hakikatin farklı yankılarıdır: İnsan, kendi iç dünyasıyla, gölgeleriyle, acılarıyla ve varoluşsal sınavlarıyla yüzleşmeden olgunlaşamaz. Yol yalnızca dışarıda kat edilen bir mesafe değildir; insanın kendi içine doğru çıktığı uzun ve zahmetli bir seyrüseferdir. Psikolojide "varış yanılgısı" olarak adlandırılan düşünce de buna işaret eder. İnsan çoğu zaman belirli bir hedefe ulaştığında kalıcı mutluluğu bulacağını düşünür. Oysa hedef gerçekleştiğinde duyulan sevinç kısa sürede sıradanlaşır ve ufukta yeni bir menzil belirir. Böylece insan, mutluluğu hep bir sonraki durakta ararken elindeki anı kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Batı düşüncesinin farklı damarlarında rastladığımız bu dönüşüm fikri, bizim medeniyet havzamızda da güçlü karşılıklar bulmuştur. Bu hakikat Anadolu irfanında "seyrüsülûk" kavramıyla derinleşir; hakiki yolculuk ayaklarla değil, ahlak ve içsel farkındalıkla yapılır. Belki de bu yüzden hikmet geleneğimizde insan "ibnü's-sebîl", yolun sahibi değil yolun misafiri olarak anılmıştır; çünkü hakikat, çoğu zaman menzilde değil, yolculuğun kendisinde tecelli eder. Âşık Veysel'in "Uzun ince bir yoldayım" mısrası insanın faniliğini ve iki bilinmezlik arasındaki yürüyüşünü ifade eder. Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr eserindeki otuz kuşun hikayesi ise aranan Simurg'un insanın kendi hakikatinde saklı olduğunu gösterir.

Kur'an'ın perspektifinde de hayat, bir varış noktasından çok bir seyrüseferdir. İnsan, Rabbine doğru emek vererek yürüyen ve karşılaştığı imtihanlarla olgunlaşan bir yolcudur. Değerini belirleyen şey yalnızca vardığı liman değil; yol boyunca gösterdiği sabır, gayret, tefekkür ve ahlaki duruştur. Çünkü yolun asıl amacı yolcuya yeni bir manzara göstermekten çok, ona yeni bir göz, yeni bir kalp ve yeni bir idrak kazandırmaktır.

Velhasıl, insan yolculuğa neden çıkar? Bir yere varmak için mi, yoksa vardığında artık eski kendisi olmamak için mi? İthaka’ya ulaştığında anlar ki insan, yol boşuna uzamamış; fırtınalar, kayıplar, bekleyişler ve sevinçler onu yalnızca sınamamış, aynı zamanda yoğurmuştur. Zira yolculuğun asıl kıymeti, geride bırakılan mesafelerde değil; sabırla atılan adımlarda, yükü paylaşan yol arkadaşlarında, güçlükler karşısında korunan ahlaki duruşta ve insanın kendi hakikatiyle yüzleşebilmesindedir. Çünkü bazı yolculuklar bir yere ulaşmak için değil, insanın kendisine ulaşması için vardır. Rabbimizin bizleri sırat-ı müstakim üzere sabit kılması; attığımız her adımı hayra, çıktığımız her yolu hakikate, vardığımız her menzili hikmete vesile kılması duasıyla…

Hakikate isabet eden kelâm Hakk'ın lütfundan; kusura düşen kalemimizin acziyetindendir.

Yazarın Diğer Yazıları