Yaş 45’e dayandı. İçimde birden fazla zamanın sesi var. Ne sadece geçmişe aitim ne de bütünüyle bugüne. Sanki tarihten geleceğe uzanan, yaşımın sınırlarını aşan bir çizginin üzerinde yürüyorum. Bu duyguyu en iyi benim yaşımdakiler bilir. Çünkü biz aynı anda hem eskide kaldık hem de yeninin içine doğduk. Bir ayağımız hatıralarda, diğerimiz belirsiz bir yarında. Belki de bu yüzden zaman bizim için sadece geçen bir şey değil, içimizde taşınan bir yüktür.
Biz öyle bir zamanın çocuklarıyız ki hayat bize tek bir yüzünü değil, iki ayrı çağın ruhunu birden gösterdi. Ne tam geçmişte kaldık ne de bütünüyle bugünün insanı olduk. Biz kırılma noktalarının ortasında doğduk. Tarihin bir sayfayı kapatıp diğerini açtığı o ince çizgide büyüdük.
Çocukluğumuzda hayatın ritmi yavaştı. Zamanın bir ağırlığı vardı, acele etmezdi. Emek dediğin şey alın teriyle ölçülürdü. Orakla biçilen buğdayın sesi, soku taşında dövülen tahılın yankısı, su değirmeninin dönen çarkı… Bunlar sadece birer görüntü değil, bizim hafızamızın temel taşlarıdır. Hayat dokunarak öğrenilen bir şeydi o zamanlar. Bilgi, parmakların nasırında, dizlerin yarasında, akşamın yorgunluğunda saklıydı.
Ve biz o hayatın içinde sadece çalışmayı değil, yaşamayı da öğrendik. Sofraya otururken besmele çekmeyi, kalkarken hamd etmeyi, elimize geçenle şükretmeyi bildik. Azın kıymetini, yokluğun terbiyesini, paylaşmanın bereketini yaşayarak öğrendik. Çünkü bize öğretilen sadece hayatı sürdürmek değildi, hayatı anlamlandırmaktı.
Sonra dünya hızlandı. Öyle bir hızlandı ki, biz daha çocukluğumuzun tozunu üzerimizden silmeden kendimizi dijital ekranların ışığında bulduk. Bir yandan analog bir geçmişin izlerini taşırken, diğer yandan dijital bir geleceğin içine çekildik. Kasetlerden çalan şarkılardan ceplere sığan sonsuz müzik arşivlerine, mektuplardan anlık mesajlara, köy meydanlarından sanal dünyalara geçişin canlı tanıkları olduk.
Bugün geldiğimiz noktada ise artık sadece teknolojiyi kullanan değil, onunla birlikte dönüşen bir çağın içindeyiz. Yapay zeka dediğimiz şey, bir zamanlar hayal bile edilemeyecek bir gerçeklik olarak hayatımızın tam ortasında. Ama burada ince bir ayrım var. Biz teknolojiye tutunarak büyümedik. Biz köklerimizle büyüdük. Sonra teknolojiye ulaştık. Bu yüzden bizim neslimiz sıradan bir nesil değildir.
Çünkü biz sadece “nasıl yapılır”ı bilen değil, “niçin yapılır”ı da sorgulayan bir kuşağız. Bir şeyin sadece işlevini değil, kıymetini de biliriz. Otomatiğin konforunu yaşarken, emeğin izini kaybetmeyiz. Bizim hafızamızda hem sabır vardır hem hız, hem yoklukla baş etme becerisi hem de varlık içinde kaybolmama iradesi vardır.
Ve en önemlisi, biz kıymetin ne olduğunu biliriz. Çünkü biz besmeleyle başlayan işlerin bereketini gördük. Hamd ile biten günlerin huzurunu tattık. Şükrün insanı nasıl zenginleştirdiğini yaşayarak öğrendik. Bu yüzden bizim zenginliğimiz sadece cebimizde değil bakışımızdadır.
Yeni nesil ise bambaşka bir dünyanın içine doğdu. Onlar hazırın içinde büyüdüler. Emeğin sürecini değil, sonucun hızını gördüler. Beklemeyi değil, anında ulaşmayı öğrendiler. Bu da beraberinde hazırcılığı getirdi. Hazırcılık ise zamanla hazcılığa dönüştü. Tüketmenin, sahip olmanın, anlık tatminin peşinde koşan bir anlayış.
Ama burada büyük bir çelişki var. İmkanları çok olan bu nesil, aslında anlam bakımından daha yoksul. Çünkü kıymeti bilmeyen, değeri tanımayan bir bakış, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun fakirdir. Biz azla zengin olmayı öğrendik, onlar çokla yetinememeyi yaşıyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bizim kuşak bir “geçiş nesli” olarak tanımlanabilir. Ama bu tanım yine eksik kalır. Çünkü biz sadece geçişi yaşamadık. Biz, gelenekseli gördük, moderni yaşadık, post modernin karmaşasına da şahit olduk.
Bu yüzden biz neyin değerli olduğunu çok iyi biliriz. Neyin kalıcı neyin gelip geçici olduğunu ayırt ederiz. Bizim bakışımız derindir. Çünkü biz üç farklı dünyanın süzgecinden geçtik. Gelenekten aldığımız kök, modernitenin getirdiği akıl ve post modern çağın dayattığı sorgu. Hepsi bizde birleşti.
Bir de işin duygusal tarafı var. Bazen bir değirmen sesi duyduğumuzda içimiz burkulur. Eski bir radyo cızırtısında çocukluğumuzun kokusu gelir burnumuza. Çünkü biz kaybolan şeylerin ne olduğunu bilen son kuşaklardan biriyiz.
Ve belki de bu yüzden bugün elimizde olanların kıymetini daha iyi anlıyoruz. Hayat bizim için tek boyutlu değil. Bizim imtihanımız da bu yüzden ağır. Aynı anda birkaç çağın yükünü taşıyoruz. Hem geçmişin sadeliğini korumaya çalışıyoruz hem de geleceğin karmaşıklığına ayak uydurmaya uğraşıyoruz. Bu kolay değil. Belki de bizi güçlü yapan tam olarak bu. Çünkü biz değişimin ne demek olduğunu yaşayarak öğrendik.
Ve değer dediğimiz şeyin sadece sahip olmak değil, anlamak olduğunu gördük. Bugün dönüp baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Biz sadece bir dönemde yaşamadık. Biz birden fazla zamanı içimizde yaşattık.
Belki de bu yüzden bizi en iyi yine biz anlarız. Bu yazıyı okuyan herkesin içinden aynı cümle geçer: “İşte bu… Bu tam da bizim hayatımız.”