İnsanlık tarihi boyunca Allah’a inanmak kadar, O’na ortak koşma hastalığı da var oldu. Eskiden insanlar taşlardan, ağaçlardan, altından putlar yapıyor, sonra da o putların önünde eğilip onlardan medet umuyordu. Bugün birçok insan “Ben puta tapmıyorum ki” diyerek kendisini şirkin uzağında sanıyor. Oysa mesele sadece bir heykelin önünde secde etmek değildir. Şirk, Allah’a ait olan bir şeyi başka bir güce vermektir. Allah’ın yetkisini, hükmünü, sevgisini, korkusunu veya teslimiyetini başka varlıkların önüne koymaktır.
Kur’an’ın en sert uyarıları şirk üzerinedir. Çünkü şirk, insanın Rabb’iyle olan bağını bozan en büyük kırılmadır. Günahların çoğu insanı kirletir, fakat şirk insanın inancını çökertir. Bu yüzden Allah, affetmeyeceğini özellikle bildirdiği tek günahın şirk olduğunu haber vermiştir. Nitekim Kur’an’da:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz…” (Nisa, 48) buyrulmaktadır.
Daha da sarsıcı olan ise Zümer Suresi 65. ayettir:
“Andolsun ki sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: Eğer şirk koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve mutlaka ziyana uğrayanlardan olursun.”
Bu ayetin hitabı bir peygamberedir. Elbette peygamberler şirk koşmaz. Fakat burada ümmete verilen mesaj çok açıktır. Şirk, bütün amelleri yok eden bir afettir.
Matematikte sıfırın çarpmada yutan eleman olması gibi… İnsan yıllarca namaz kılabilir, oruç tutabilir, sadaka verebilir. Fakat şirk bütün salih amelleri sıfırlayabilir. Bu yüzden tevhid dinin temelidir. Temel çürürse bina ayakta kalmaz.
Allah’ın Rab olması ne demektir? Rab; yaratan, yöneten, terbiye eden, rızık veren, yaşatan ve öldüren demektir. Allah sadece gökleri yaratan bir güç değildir. Aynı zamanda hayatı düzenleyen mutlak otoritedir. İlahlık ise ibadetin yalnızca O’na yapılmasını gerektirir.
Bu yüzden mümin yalnız Allah’a ibadet eder, yalnız Allah’tan yardım ister. Fatiha Suresi’nde her gün tekrar ettiğimiz gibi:
“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”
Rızık Allah’tandır. Şifa Allah’tandır. Koruma Allah’tandır. Medet yalnız Allah’tandır.
Bugün toplumda yaygın olan muska, nazar boncuğu, uğur objeleri gibi uygulamalar da bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü koruyan Allah’tır. Bir ipin, boncuğun veya metal parçasının kendi başına güç taşıdığına inanmak insanı büyük bir yanlışa sürükleyecektir.
Aynı şekilde Allah dışında görünmeyen varlıklardan yardım istemek, “yetiş ya falan”, “imdat ya filan” şeklinde çağrılarda bulunmak da akide açısından son derece tehlikelidir. Müslüman dua ederken doğrudan Allah’a yönelir. Vesile ise salih amel olur, dua olur, takva olur, sadaka olur. Kul ile Allah arasına ilahi yetkiler taşıyan aracılar koymak tevhid inancına aykırıdır.
Alimlerin verdiği meşhur örneklerden biri şöyledir: Bir eve hırsız girse, sonra kapının önünde bir köpek havlasa ve hırsız kaçsa, ev sahibi de “köpek havladığı için hırsız kaçtı” diye düşünse, bu durum gizli şirk kapsamında değerlendirilmiştir. Çünkü doğru akide şunu söyler: O köpeği havlatan Allah’tır. Hırsızın kaçmasını takdir eden Allah’tır. Sebepler vardır ama sebeplerin yaratıcısı da Allah’tır.. İşte tevhid, sebebin arkasındaki kudreti görebilmektir.
Şefaat meselesi de çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Şefaatin tamamı Allah’a aittir. Hiç kimse Allah izin vermeden şefaat edemez. Peygamber Efendimizin şefaati haktır. Fakat o şefaat bile Allah’ın izniyle olacaktır. Bu yüzden insanın doğrudan Allah’a yönelmesi, her şeyi O’ndan istemesi tevhidin ruhuna daha uygundur.
Fakat mesele sadece eski dönemlerdeki putlar değildir. Modern çağın putları artık taştan yapılmıyor. Bugünün putları daha süslü, daha cilalı ve daha görünmez hale geldi. Kimisi parayı hayatının merkezine koyuyor. Kimisi makamı, kimisi ideolojiyi, kimisi liderleri, kimisi kendi nefsini kutsallaştırıyor. Hatta bazı insanlar Allah’ın haram dediğine “çağ değişti” diyerek helal deme cesaretini gösterebiliyor.
Oysa hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir. Helali haram, haramı helal yapma yetkisini insan kendinde görmeye başladığında, farkında olmadan Allah’ın alanına müdahale etmiş olur.
Bugün insanlık teknolojide zirveye çıktı ama ruh dünyasında büyük bir çöküş yaşıyor. İnsan uzaya gidiyor ama kalbindeki putları kıramıyor. Sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan insanlar adeta dokunulmaz hale getiriliyor. Bir sözleri sorgusuz kabul ediliyor. İnsanlar bazen Allah’ın kelamından daha fazla, bir fenomenin sözünü önemseyebiliyor. Bu da modern çağın görünmeyen şirki değil midir?
Şirk sadece inanışta olmaz, hayat düzeninde de olur. Allah’ın hükümlerinin yerine insan hevasını koymak, Rabb’in ölçüsünü değil toplumun alkışını esas almak da insanı tehlikeli bir çizgiye sürükler. Çünkü tevhid sadece “Allah vardır” demek değildir. Tevhid, hayatın merkezine yalnızca Allah’ı koymaktır. Sevgide, korkuda, itaatte, hükümde ve teslimiyette tek otoritenin O olduğunu kabul etmektir.
İnsan bazen farkında olmadan da şirke yaklaşabilir. Gösteriş için yapılan ibadetler, insanların övgüsünü Allah’ın rızasının önüne geçirmek, maddi güç karşısında kulluk psikolojisine girmek… Bunların hepsi kalbi yavaş yavaş çürüten manevi hastalıklardır. Şirk her zaman açık bir inkar şeklinde gelmez, bazen insanın içine sinsice yerleşir.
Asıl mesele şudur: İnsan kimin önünde eğiliyor? Kimin rızasını her şeyin üstünde tutuyor? Kimi mutlak otorite kabul ediyor?
İşte bu soruların cevabı, insanın gerçekten tevhid üzerinde mi yoksa farkında olmadan başka güçlere kulluk mu ettiğini ortaya koyar.
Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni tartışmalar değil, yeniden sağlam bir tevhid bilincidir. Çünkü çağın en büyük savaşı belki de kalplerde yaşanıyor. Eskiden insanlar putları omuzlarında taşırdı, bugün ise insanlar putlarını kalplerinde taşıyor.
Peygamberlerin mücadelesi de işte bu yüzden çok çetindi. Çünkü onlar sadece taş putları değil, insanın içindeki sahte ilahları da yıkmaya çalıştılar.
Tevhid insanı özgürleştirir. Şirk ise insanı kula kul eder.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Dilimiz “La ilahe illallah” derken, hayatımız gerçekten yalnız Allah’a mı teslim olmuş durumda?