Nevzat Kaya

Çocuklar Değişmedi, Çocukluğu Değiştirdik

Nevzat Kaya

Ömrüm artık zamanının olgunluğunda… Ne toy bir delikanlıyım ne de "yaşlandım" diyecek kadar yolun sonundayım.

Biz sokaklarda top oynayan, mahalle maçları yapan, derelerde yüzen, ağaçlara maymun gibi tırmanan bir nesildik. Geçen kamyonların arkasına tutunur, duvar diplerinde bilye dizer, gazoz kapağı oynar, üç taş, beş taş, dokuz taş derken günün nasıl geçtiğini anlamazdık. Çizgi oynar, seksek zıplar, ip atlardık. Oyuncağımız azdı ama hayal gücümüz sınırsızdı.

Ekmeğe salça sürüp afiyetle yerdik. Okula yürüyerek giderdik. Servis diye bir alışkanlığımız yoktu. Çoraplarımız yamalı, pantolonlarımız dizleri aşınmış olurdu ama bundan utanmazdık.

Yaramazlık mı? O da diz boyuydu.

Bir gün çuvaldan paraşüt yapıp damdan atlamaya kalkmıştım. Paraşüt açılmadı, ben açıldım! Atlamamla yere çakılmam bir olmuştu. Kaç gün yürüyemedim hatırlamıyorum.

Çocukluğumuzun bir kısmı da inek otlatma peşinde geçti. Bir keresinde otlatırken deli bir inek boynuzuyla öyle bir kafa attı ki, kendimi sulama kanalının içinde buldum. Boynuzun değdiği yer hala belli. Kafamın sağ üst tarafındaki yara izi o günün hatırası. "Bir daha akıllanmışsındır." diyeceksiniz ama nerede! Başka bir gün de aynı inek bu kez göğüs kafesimin kemik çıkıntısına öyle bir vurdu ki, resmen deldi geçti. Allah korumuş. Bugün anlatıp gülüyoruz ama o gün çocuk aklıyla ölümün kıyısından dönmüşüz de haberimiz yokmuş.

Şimdi düşünüyorum da, bizim kuşaktan kolunu, bacağını kırmadan, kaşını gözünü yarmadan bugünlere gelen kaç kişi vardır?

Yokluk içinde büyüdük ama mutluyduk. Fakirdik ama gönlümüz zengindi. Komşuluk vardı, akrabalık vardı, imece vardı, paylaşmak vardı. İnsan insana emanetti.

Benim yaşıtlarım o günleri benden daha iyi bilir. O günleri anlatmaya kalksak sayfalar yetmez.

Asıl meselemiz ise bugün…

Milenyum çağında yetişen yeni kuşak…

Baştan söyleyeyim, bu çocukları gökten melekler getirmedi. Onları biz yetiştirdik. Ortaya çıkan tablodan yalnızca gençleri sorumlu tutamayız. Eğer bir hata varsa, o hatanın en büyük payı biz yetişkinlerindir.

Teknoloji hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı, mesafeleri kısalttı, iletişimi hızlandırdı. Teknolojinin kendisi düşman değil.

Fakat teknoloji hayatın yerine geçtiğinde, sorun da tam burada başladı.

Çocuklarımız ekranlarla büyüdü. Sokakların yerini odalar, arkadaşlığın yerini sanal dünyalar aldı. Sabretmeyi değil, anında ulaşmayı öğrendiler. Emek vermeyi değil, hızlı tüketmeyi öğrendiler.

Elbette bütün gençleri aynı kefeye koymak doğru olmaz. Aralarında çalışkan, vicdanlı, fedakar, ülkesine ve milletine bağlı nice pırıl pırıl gençler var. Fakat genel eğilim üzerine düşünmek de hepimizin sorumluluğudur.

Bugün birçok çocuk eğlenmediği zamanı kayıp sayıyor. Telefon ve tablet adeta hayatlarının merkezine yerleşmiş durumda. Ellerinden alındığında dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyorlar.

Daha acı olan ise, dünyanın yaşadığı acılarla aralarındaki mesafenin giderek büyümesi...

Savaşlar, açlıklar, göçler, bombalar altında can veren çocuklar... Bütün bunlar çoğu zaman bir ekran görüntüsünden ibaret kalıyor. Acı, gerçek olmaktan çıkıp izlenen bir görüntüye dönüşüyor.

Peki neden?

Çünkü çocuklarımızı hayatın gerçeklerinden mümkün olduğunca uzak büyütüyoruz.

Açlığı bilmiyorlar, çünkü acıkmadan önlerine yemek koyuyoruz.

Susuzluğu bilmiyorlar, çünkü susamadan bardaklarını dolduruyoruz.

Yorulmayı bilmiyorlar, çünkü en kısa mesafeye bile arabayla götürüyoruz.

Üşümeyi bilmiyorlar, çünkü en küçük rüzgarda üzerlerine kat kat giysi geçiriyoruz.

Yokluğu bilmiyorlar, çünkü istemeden önce istediklerini önlerine koyuyoruz.

Acıyı bilmiyorlar, çünkü düşmelerine, denemelerine, hata yapmalarına bile fırsat vermiyoruz.

Sonra da neden sabredemiyorlar, neden şükretmiyorlar, neden başkasının acısını hissedemiyorlar diye hayret ediyoruz.

Oysa hiç aç kalmayan, açın halini anlayamaz.

Hiç üşümeyen, sokakta yatanın derdini hissedemez.

Hiç yokluk yaşamayan, nimetin kıymetini kolay kolay bilemez.

Beni asıl düşündüren ise gelecektir.

Yirmi yıl sonra bu gençler anne-baba olacak.

Bir aileyi nasıl ayakta tutacaklar?

Çocuklarına hangi değerleri aktaracaklar?

Ülkeyi nasıl yönetecekler?

Bu vatanı gerektiğinde nasıl savunacaklar?

Bu sorular üzerinde hepimizin düşünmesi gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca bir kuşak meselesi değildir.

Bu, medeniyet meselesidir.
Bu, aile meselesidir.
Bu, eğitim meselesidir.
Bu, devlet meselesidir.

Bir eğitim müfettişinin yıllar önce dile getirdiği feryadı bugün çok daha güçlü hissediyoruz. Eğer aile, okul, medya ve devlet aynı hedef doğrultusunda hareket etmezse, yarının sorunları bugünkünden çok daha ağır olacaktır.

Çocuklarımızı cam fanuslarda değil, hayatın içinde yetiştirmeliyiz. Onlara sadece konforu değil, emeği, sabrı, paylaşmayı, merhameti ve sorumluluğu da öğretmeliyiz.

Çünkü güçlü bir gelecek, güçlü binalarla değil, güçlü karakterlerle kurulur.

Ve unutmayalım…

Bir nesil kendiliğinden bozulmaz.

Onu ya ailesi ihmal eder, ya eğitim sistemi eksik bırakır, ya da toplum yanlış örneklerle büyütür.

Çocuklarımız geleceğimizdir.

Onları suçlamak yerine, onları yeniden kazanmaya çalışmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Yazarın Diğer Yazıları