Tempo Avrupa'da Tiyatro Bizde
Abdullah Ergün
Futbol geyiklerinin zirvesine yerleşen ve üç büyük kulübün Avrupa macerasının sona ermesinden sonra hayata geçen o meşhur cümle yine sahnede: “Annenizin Ligine Hoş Geldiniz.”
Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Liverpool karşısında aldığı ağır yenilgi, sadece bir skor değil; Türk futbolunun içinde bulunduğu acı gerçeğin sahaya yansımasıdır.
Maç öncesinde “Bu iş buraya kadar” diyenlere romantizmle karşı çıkanlar, maç sonunda gerçekle baş başa kaldı. Futbol aklını susturmaya çalışanlar yine yanıldı. Çünkü sahada umut değil, seviye farkı vardı.
Ve her zamanki gibi… Maç biter bitmez sorumluluktan kaçış başladı.
“Kaleci Uğurcan Çakır olmasaydı fark daha büyürdü” diyenler, tabloyu farklı yönlere taşıyanlar, asıl gerçeği görmezden geldi: Sorun sadece skor değil, annemizin ligiyle diğer ligler arasında kapanmayan uçurum.
Okan Buruk cephesinde de değişen bir şey yok. Ağır yenilgiler sonrası aynı açıklamalar, aynı sığınmalar… Sürekli dış faktörlere tutunan bir anlayışla bu oyunun gerçekleri değişmez.
Asıl utanç verici olan ise İngiliz medyasının dikkat çektiği detaydı. Maç dengedeyken Galatasaraylı oyuncuların sürekli kendilerini yere bırakması… Bu, skordan daha ağır bir eleştiridir. Çünkü bu bir taktik değil, bir alışkanlık. Ve ne yazık ki sadece bu maça özgü de değil.
Aynı görüntüler ligde de var. Oyunu yavaşlatan, tempoyu öldüren, fırsat kollayan bir zihniyet…
Sonra dönüp Premier Lig izliyoruz.
Orada kimse yerde yatmıyor. Kimse oyunu çalmaya çalışmıyor. Herkes oyunu oynamaya çalışıyor.
Aradaki farkı anlamak için uzun uzun analiz yapmaya gerek yok. Bir Avrupa maçını açın, bir de bizim ligi… 10 dakika içinde her şey zaten kendini ele veriyor.
Avrupa’da tempo var. Bizde yürüyüş.
Avrupa’da plan var. Bizde doğaçlama.
Avrupa’da oyun konuşulur. Bizde bahane.
Avrupa’da statlar tıklım tıklım, tribünler oyunun bir parçası… Bizde ise koca statlar içinde yankılanan bir sessizlik; adeta halı saha atmosferi.
Ülke futbolu sorunlar yumağına dönmüş durumda. Her şey Süper Lig etrafında dönüyor ama ortaya çıkan sadece kaos. Her hafta aynı senaryo: Sabaha kadar süren programlar, amigoluktan öteye geçemeyen yorumcular ve futbol yerine hakaretin konuşulduğu bir düzen. Bu programları izleyen taraftarlar ise aldıkları gazla sadece rakiplerini değil, en yakın arkadaşlarını bile kıracak noktaya geliyor. Fanatizmin zehirli dili ekranlardan taşıp günlük hayata sirayet ediyor; maç izlerken başlayan gerilim, hayatın her alanına yayılıyor.
Çünkü biz hâlâ kaybedince hakemi, zemini, fikstürü konuşuyoruz. Avrupa’da ise kaybeden takım önce aynaya bakıyor. Anlık hatalardan ders çıkartabiliyor.
Bizde futbolcu yere düşerek zaman kazanmaya çalışır, Avrupa’da ayakta kalıp pozisyon üretmeye. Bizde maç soğutmak “akıllılık” sayılır, Avrupa’da oyunu hızlandırmak meziyettir. İşte asıl kopuş tam burada başlıyor.
Bir de fizik farkı var. Avrupa takımları 90 dakika aynı tempoda oynarken, bizimkiler 60’tan sonra alarm veriyor. Çünkü biz oyuna değil, skora yatırım yapıyoruz. Günü kurtarmaya odaklı bir sistemden kalite çıkmaz.
Topun oyunda kalma süresi konusunda da tablo değişmiyor. Türkiye, bu alanda Avrupa’nın çok gerisinde kalmaya adeta alışmış durumda. Oyun sürekli duruyor, tempo sürekli kesiliyor, futbol ise giderek ikinci plana itiliyor. Maçlar bittikten sonra ise sahne değişiyor. Bu kez başrolde Spor Şube’de görev yapan emniyet güçleri var. Artık alışılmış görüntüler eşliğinde, futbolun değil olayların kahramanları onlar oluyor.
İngiltere Premier Lig’de göbekleri çıkmış hakemler yüksek tempolu maçları minimum düdükle, oyunun akışını bozmadan yönetebiliyor. Fizik olarak hazır, oyunu hisseden ve oyuna saygı duyan bir hakem profili var.
Bizde ise görüntü var, içerik yok. Jöleli saçlar, karizmatik duruşlar… Ama iş oyunu yönetmeye gelince aynı özgüven sahaya yansımıyor. VAR sistemine rağmen verilemeyen kararlar, bitmeyen tartışmalar, kaybolan otorite…
Daha da acısı şu: Dünyada her hafta maçlardan önce ve sonrasında hakemlerin konuşulduğu bizden başka bir lig yok. Futbol geri planda, hakemler manşette.
Bu bile başlı başına bir çöküş göstergesi. Çünkü futbolun konuşulmadığı yerde, sorun sadece sahada değil; sistemin tamamındadır.
Altyapı desen ayrı bir yara. Avrupa kulüpleri 16 yaşındaki oyuncuyu sahaya atıp sorumluluk verirken, biz 28 yaşındaki oyuncuya hâlâ “genç yetenek” muamelesi yapıyoruz. Sonra da neden oyuncu yetişmiyor diye soruyoruz.
Dünyanın en büyük kulüpleri arasında yer alan Real Madrid’de forma giyen ve bizleri onurlandıran Arda Güler’e “balon” yakıştırması yapanların, üstüne bir de başarısız olmasını bekleyen bir zihniyetin hâkim olduğu yerde futbol aklının sağlıklı kalması mümkün mü?
Teknik direktörler? Avrupa’da sistem kurar. Bizde kriz yönetir. Çünkü bizde uzun vadeli plan değil, haftalık sonuç önemlidir. Kaybettin mi, her şey çöpe gider. Böyle bir ortamda kim risk alır?
Ve en acı gerçek: Biz futbolu hâlâ bir oyun olarak değil, bir manipülasyon alanı olarak görüyoruz. Hakemle oynayan, zamanı eriten, tempoyu öldüren bir anlayışla Avrupa’yla rekabet etmeyi bekliyoruz.
Biz bu filmi yıllardır seyretmekten bıkmadık.
Sonra bir Avrupa maçına çıkıyoruz…
Ve gerçek, bütün çıplaklığıyla yüzümüze çarpıyor.
Mesele sadece yenilmek değil.
Mesele, neden her seferinde aynı şekilde yenildiğimizi hâlâ anlayamamak.
İşte Türk futboluyla Avrupa arasındaki fark tam olarak burada başlıyor.