Abdullah Ergün

Nemrut Dağını Görmek Değil, Anlamak Gerek

Abdullah Ergün

1987 yılında UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi'ne alınan Nemrut Dağı, dünyanın en etkileyici arkeolojik alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Dünyanın en saygın belgesel ve coğrafya yayınlarından National Geographic, Türkiye'de mutlaka görülmesi gereken 10 büyüleyici ören alanı arasında Nemrut Dağı'na ikinci sırada yer verdi.

Listenin ilk sırasında son yıllarda yapılan başarılı tanıtımlarla hak ettiği ilgiyi gören Göbeklitepe bulunuyor. Ancak ikinci sıradaki Nemrut Dağı'nın değeri de en az onun kadar büyük. Çünkü burada sadece dev heykeller değil, iki bin yılı aşkın süredir çözülemeyen bir gizem de ziyaretçileri bekliyor. Kommagene Kralı I. Antiochos'un tümülüsünün altında bulunduğu düşünülen mezar odasının halen ortaya çıkarılamamış olması, özellikle arkeoloji meraklısı yabancı turistleri Nemrut'a çeken en önemli nedenlerden biri.

Alman mühendis ve gezgin Karl Sester'in 1881 yılında Nemrut Dağı'nın zirvesindeki devasa heykelleri keşfetmesiyle birlikte, bu eşsiz ören yeri arkeologların, gezginlerin ve macera tutkunlarının ilgi odağı haline geldi. O günden sonra Nemrut Dağı, yalnızca ziyaret edilen bir tarih mirası değil, ömrünü ona adayan bilim insanlarının da vazgeçilmez adresi oldu.

Bu isimlerin başında ise Amerikalı bayan arkeolog Theresa Goell geliyor. Goell, yaklaşık kırk yıl boyunca Nemrut Dağı'nın zirvesinde Kommagene Kralı I. Antiochos'un gizemli mezarını ortaya çıkarmak için büyük bir özveriyle çalıştı. Zorlu hava koşullarına, ulaşım güçlüklerine ve dönemin sınırlı imkânlarına rağmen araştırmalarını sürdürdü ve Nemrut'un dünya çapında tanınmasına önemli katkılar sağladı.

Nemrut Dağı eteklerindeki bazı köylerde Theresa Goell'in çalışmaları ve yaşadıkları bugün bile anlatılır. Bölge insanının hafızasında iz bırakan Goell, yalnızca bir arkeolog değil, Nemrut'un gizemine kendini adamış bir bilim insanı olarak hatırlanıyor.

Kendisine sık sık yöneltilen, "Neden hiç evlenmediniz?" sorusuna verdiği cevap ise onun Nemrut Dağı'na olan bağlılığını tek cümlede özetliyordu:

"Ben zaten Nemrut Dağı'yla evliyim."

Bu söz, Theresa Goell'in sadece mesleğine değil, Nemrut Dağı'nın sırlarını çözmeye adadığı ömrünün en anlamlı ifadesi olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta sonu iki gün üst üste Nemrut Dağı'ndaydım. Yıllardır değişmeyen bir manzaraya yine tanıklık ettim. Yerli ziyaretçiler daha çok güneşin doğuşunu ve batışını izlemek, o anı cep telefonlarıyla ölümsüzleştirmek için zirveye çıkıyor. Hatta yaz sıcağından bunalanlar, zirvedeki tatlı sıcağı hesap edemedikleri için yanlarında getirdikleri kazak ve montlara gerek duymadan güneşin batışını bekliyor.

Yabancı ziyaretçiler ise bambaşka bir duyguyla orada bulunuyor. Binlerce kilometre yol kat ederek geldikleri Nemrut'ta yalnızca fotoğraf çekmiyor; Kommagene uygarlığının izlerini, heykellerin anlamını ve hala çözülememiş gizemi adeta içlerine sindirerek yaşamaya çalışıyorlar.

Ne yazık ki zirvede zaman zaman duyduğumuz bazı sözler bu atmosferle hiç bağdaşmıyor.

"Güneş Çöşnük'te daha güzel batıyor."
"Bu taşları görmek için mi bu kadar zahmet çektik?"

Bu tür cümleler, milyonlarca takipçisi bulunan National Geographic'in dünyanın en önemli ören alanlarından biri olarak gösterdiği Nemrut Dağı'nın ruhunu anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor.

Benim Nemrut yolculuğum ise çok daha eskiye dayanıyor. Sıtmapınarından üç arkadaşımla birlikte 1984 yılında ilk kez çıktığım Nemrut Dağı'nın o bakir görüntüsü hafızamda canlı duruyor. O yıllarda zirvede neredeyse sadece yabancı turistler vardı. Sessizlik hakimdi. İnsanlar heykellerin arasında adeta fısıldayarak dolaşıyor, gün doğumu ve gün batımını büyük bir saygıyla izliyordu.

Aradan geçen yıllarda elbette bazı düzenlemeler yapıldı. Koruma bantları oluşturuldu, yürüyüş yolları düzenlendi, çeşitli yapılar inşa edildi. Ancak bana göre Nemrut Dağı, 1980'li ve 1990'lı yıllardaki o doğal ve büyüleyici atmosferinin bir bölümünü kaybetti.

Asıl düşündürücü olan ise ziyaretçi davranışları...

Güneşin doğuşu ya da batışı sırasında yüksek sesle konuşmalar, müzik açılması, hatta zaman zaman halay çekilmesi, zirvenin mistik atmosferini gölgeliyor. Dünyanın dört bir yanından gelen yabancı ziyaretçilerin şaşkın bakışları arasında yaşanan bu görüntüler, Nemrut'un ruhuna yakışmıyor.

Nemrut Dağı sadece taşlardan oluşan bir ören yeri değildir. Burası, tarih ile gökyüzünün buluştuğu, sessizliğin bile anlam taşıdığı eşsiz bir açık hava müzesidir.

Belki de Nemrut'a çıkarken yanımıza almamız gereken en önemli şey fotoğraf makinesi ya da telefon değil; tarihe, kültüre ve bu eşsiz mirasa duyacağımız saygıdır. Çünkü Nemrut Dağı'nı gerçekten görmek isteyenler önce onun sessizliğini dinlemeyi öğrenmelidir.

Yazarın Diğer Yazıları