Abdullah Ergün

Kapısı Çalınan Evlerden Mesaj Ekranlarına

Abdullah Ergün

Bazen insan durup geçmişi düşündüğünde, içini tarif edemediği bir özlem kaplar. Eski günlerin fotoğraflarına bakarken yüzümüzde beliren o hafif tebessüm, aslında sadece hatıralara değil; kaybolduğunu hissettiğimiz bir huzura duyulan özlemdir.

Eskiden hayat daha yavaştı. Sabahlar aceleyle başlamaz, akşamlar telaşla bitmezdi. İnsanlar sahip olduklarıyla yetinmeyi bilir, küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarırdı.

Misafirliğe gitmeden önce evin en küçük bireyi gidilecek yere gider ve “Bir maniniz yoksa annemler siz misafirliğe gelecek” mesajı verilirdi.

Evin en büyük odası ortama göre hazırlanırdı. Sohbetler uzar, çaylar demlenirdi. O anların içinde ne gösteriş vardı ne de yarış… Sadece samimiyet vardı.

Bugün ise hayatın ritmi hızlandı. İmkânlar çoğaldı, evler büyüdü, arabalar güzelleşti. Her şey daha parlak, daha gösterişli hale geldi. Ama nedense kalpler aynı ölçüde genişlemedi. İnsanlar daha çok şeye sahip olurken, içlerindeki eksikliği tarif etmekte zorlanır oldu.

Bugün o eski misafirlikler bazı istisnalar dışında anılarda kaldı. Akıllı telefonların kameralarından gönderilen fotoğraflar ya da kısa mesajlarla yapılan kutlamalar, ziyaretin yerini aldı. “Bir ara uğrarım” sözleri mesaj ekranlarında kalırken, kapıların zili daha az çalınır oldu.

Elbette teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Uzakları yakın etti, haberleşmeyi hızlandırdı. Ama bir bardak çayın buharında paylaşılan samimiyetin, aynı odada kurulan göz temasının ve içten bir sohbetin yerini hiçbir dijital mesaj tam anlamıyla dolduramıyor.

Belki de bu yüzden, geçmişi düşündüğümüzde aklımıza sadece insanlar değil, o kapısı çalınan evlerin sıcaklığı geliyor.

Eskiden bir çocuk yeni bir ayakkabı aldığında günlerce sevinirdi. Bir aile birlikte sofraya oturduğunda o masa sadece yemek yenilen bir yer değil, sevginin paylaşıldığı bir buluşma noktası olurdu.

Şimdi ise manzara bambaşka. Oda sayısı fazla olan devasa evlerde yaşayan aile bireyleri, akşam olunca bir araya gelmek yerine kendi odalarına çekiliyor. Her biri elinde akıllı telefonuyla kendi dünyasına dalıyor. Aynı çatının altında yaşasalar da, sanki farklı hayatların içinde yol alıyorlar.

En azından akşam yemeklerinde bir arada olması gereken aile bireyleri, birlikte sofraya oturmak yerine, odalarından verdikleri “getir-götür” siparişleriyle ya da evin mutfağını adeta bir “açık büfe” gibi kullanarak yemek ihtiyaçlarını gideriyorlar. Aynı evde yaşayan insanlar, aynı sofrada buluşamaz hale gelince; karınlar doyuyor ama gönüller bir türlü doymuyor.
***
Okumanın ne kadar büyük bir erdem olduğunu anlayan kuşaklar, ceplerindeki para kadar gazeteye, dergiye ve kitaba yönelirdi. Sayfaların kokusu, insanın dünyasını genişleten bir kapı gibiydi. Bilgiye ulaşmak bir ihtiyaç, okumak ise bir saygı meselesiydi.

Bugün ise manzara biraz farklı. Şehrin marka kafelerinde masalara gelen içecekler soğurken, insanların gözleri cep telefonlarının ekranına kilitlenmiş durumda. Aynı masada oturan arkadaşının varlığından bile habersiz olanların, kitabın insanı nasıl zenginleştirdiğini anlaması da zaten beklenmiyor.

Oysa eskiden sohbetlerin konusu değişse de saygı değişmezdi. Tartışmaların sonunda ortaya çıkan fikirler sadece o anı değil, masada oturanların geleceğini de şekillendirirdi.

Geçtiğimiz salı günü İnönü Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir konseri izlemeye gittim. Salon kalabalıktı, ışıklar loştu. Tam o sırada ilkokul öğretmenim Sıdıka Tüzer’i gördüm. Benim için yıllar bir anda geri geldi.

Onu görür görmez, adeta taş kesildim. Ve bir süre öylece bekledim. O an zaman durmuş gibiydi. Göz göze geldiğimizde ikimizin de gözlerinden yaşlar süzüldü. Çünkü o sadece bir öğretmen değildi; hayatımıza yön veren, bize okumayı, saygıyı ve insan olmayı öğreten bir rehberdi.

O ana tanıklık edenlere durumu anlatırken, yanımızda bulunan bazı gençlerin şaşkınlıkla bizi izlediğini fark ettim. Belki onlar için bir öğretmeni görünce ayağa kalkmak anlaşılması zor bir davranıştı. Ama bizim için bu, bir alışkanlıktan öte bir vefa borcuydu.

Ne yazık ki son yıllarda öğretmenlere yönelik saygısızlıkların arttığını, hatta üzücü olayların yaşandığını görüyoruz. Bu durumu “toplumsal sorun” başlığı altında açıklamaya çalışanlar çok. Fakat asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Bu hale neden geldik?

Geçen gün normal yürüyüşlerden birini yaparken kaldırımda elele yürüyen iki gençten erkek olan yanında olan kıza tokat atıp hızla oradan uzaklaştı. Tokat yiyen genç kızın yükselen haykırışlarını duymamazlıktan gelen insanların sessizliği, olayın kendisi kadar acıydı. Herkes yoluna devam etti. Sanki yaşananlar hayatın doğal bir parçasıymış gibi.

O an aklıma yıllar önce yaşanmış bambaşka bir sahne geldi. Çok sevdiğim bir arkadaşımın gönül verdiği kız arkadaşına ulaşmanın tek yolu olan mektubu, renkli bir zarfa koyduğu ve büyük bir heyecanla evin kapısının yanındaki çöp kutusunun üzerine bıraktığı anlar aklıma geldi. Çünkü o zamanlar sevgi, sabır ve cesaret isterdi. Bir mektubun yazılması günler sürer, teslim edilmesi ise kalbin en hızlı attığı an olurdu.

Bugün ise sevginin yerini öfke, sabrın yerini tahammülsüzlük almış gibi görünüyor. Bir zamanlar uğruna saatlerce düşünülen, kelimeleri özenle seçilen duyguların yerini, anlık tepkiler ve kırıcı davranışlar dolduruyor. Sevginin aşağılandığı, şiddetin sıradanlaştığı bir ortamda sağlıklı bir ilişkinin filizlenmesi elbette mümkün değil.

O çöp kutusuna bırakılan mektupların hikâyesi ise bambaşka bir sonla devam etti. O mektupların sahibi olan iki insan, yıllara meydan okuyan bir sevginin kahramanı oldular. Aradan geçen onca zamana rağmen ilk günkü heyecanlarını koruyarak hayatlarına birlikte devam ettiler. Çünkü onların sevgisi, sabırla büyütülmüş, saygıyla korunmuş bir emekti.

Bugün dijital dünyanın hızlı iletişimi içinde ilişkiler kuran gençlerin, bu gerçek hikâyeden çıkaracağı çok önemli dersler var. Sevgi sadece dijital bir mesaj göndermekle değil, emek vermekle büyür. Saygı olmadan sevgi, sabır olmadan ilişki ayakta kalamaz.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit gerçek şudur:
Gerçek sevgi, hızla tüketilen bir duygu değil; zamanla olgunlaşan bir emektir.

Belki de cevabı çok uzaklarda aramaya gerek yok. Saygının azaldığı yerde huzur eksilir, eğitimin değeri unutulduğunda toplumun yönü şaşar. Çünkü bir toplumun geleceği, öğretmenine verdiği değer kadar güçlüdür.

Belki de geçmişi özlememizin sebebi yokluk değil, o yokluğun içindeki sıcaklıktı. Çünkü insanlar birbirine daha yakındı, beklentiler daha sade, mutluluk daha ulaşılabilirdi.

Amaçların araçların üstünde yer aldığı o yıllar, belki de insanları daha sabırlı, daha dikkatli ve daha sağlıklı kararlar almaya yönlendirdi. İnsanlar önce neyi başarmak istediklerini düşünür, sonra o hedefe ulaşmanın yollarını arardı. Araçlar sadece birer vasıtaydı; asıl değer, hedefin kendisindeydi.

Bugün ise çoğu zaman araçlar amaçların önüne geçmiş gibi görünüyor. Her şeye daha hızlı ulaşıyoruz, daha çabuk tüketiyoruz, daha çabuk vazgeçiyoruz. Teknoloji bize hız kazandırdı ama bazen ruhumuzu yavaşlatacak o eski huzuru elimizden aldı.

İşte bu yüzden, geçmişi düşündüğümüzde içimizde hafif bir özlem beliriyor. Çünkü anlıyoruz ki mesele sadece ulaşmak değil; o yolda sabırla yürüyebilmekti.
Bugün her şeye daha hızlı ulaşıyoruz ama bazen o eski günlerdeki huzura ulaşmak gerçekten çok daha zor geliyor.

Zaman değişti, hayat değişti, kuşaklar değişti. Fakat insanın kalbi hâlâ aynı şeyi arıyor:
Biraz anlayış, biraz paylaşım ve içten bir gülümseme.

Galiba en çok ihtiyaç duyduğumuz değerleri yavaş yavaş kaybettik.

Yazarın Diğer Yazıları