Abdullah Ergün

Çöküş Bir Anda Gelmez

Abdullah Ergün

Hayata dair bazı konularda işlerin iyi gitmediği artık inkar edilemeyecek kadar açık. Bunu görmek için bilimsel araştırmalara, istatistik tablolarına ya da uzman raporlarına ihtiyaç yok. Gözünü ve gönlünü açık tutan herkes, günlük hayatın içinde bu gerçeği rahatlıkla görebilir.

Toplu taşıma araçlarında, trafiğin her geçen gün biraz daha içinden çıkılmaz hale geldiği caddelerde, özellikle belli yaş gruplarının yoğun olarak bulunduğu mekanlarda günün büyük bölümünde sergilenen davranışlar artık kimseyi şaşırtmıyor. Bir zamanlar tepki çeken görüntüler bugün "Hayatın olağan akışı." denilerek geçiştiriliyor. Asıl tehlike de burada başlıyor.

Saygı, sevgi ve görgü kavramlarını hayatının merkezine yerleştirmiş insanlar için ortaya çıkan tablo endişe verici. Hatta birçok kişi, "Keşke mesele sadece gördüklerimizden ibaret kalsa." diyerek geleceğe dair kaygısını dile getiriyor. Zira görünen manzara, görünmeyen büyük kırılmaların habercisi.

Çöküş bir gün ansızın gelmez. Önce nezaket eksilir. Ardından utanma duygusu zayıflar. Sonra saygı kaybolur. En sonunda insanlar, kaybettikleri değerleri aramaktan bile vazgeçer.

İşte asıl felaket o gün başlar.

Bugünün gençliği elbette geleceğin mimarıdır. Ancak gelecek kaygısı taşımayan, attığı her adımın yarınını düşünmeyen bir neslin, hayatın karşısına çıkardığı gerçeklerle er ya da geç yüzleşeceğini de unutmamak gerekir.

Özellikle üniversite yılları, insanın yalnızca diploma aldığı değil; karakterini, bakış açısını ve hayat anlayışını şekillendirdiği en önemli dönemlerden biridir. Ne var ki bazı gençler için üniversite; vize, final ve bütünleme sınavlarının dışında hiçbir anlam taşımıyor. Oysa sınavlardan alınan notlar kadar, hayattan alınan dersler de insanın geleceğini belirler. Bunu en iyi bilenler ise çoğu zaman evlatlarının geleceği için fedakarlık yapan anne ve babalardır.

Tecrübe, insanın geleceğine ışık tutan en kıymetli hazinedir. Fakat ne yazık ki günümüzde, bilgi ve birikimin yerini dış görünüşün aldığına sıkça tanık oluyoruz. Bedenini geliştirmeyi, karakterini geliştirmekten daha önemli görenlerin; magazin haberlerinde, adliye koridorlarında ya da sosyal medyanın gündeminde yer alması tesadüf değildir.

Neredeyse Milli Piyangonun çekiliş tarihleri gibi düzenli aralıklarla, uyuşturucu kullanmak ya da ticaretine ilişkin suçlamalarla adliye koridorlarında görüntülenen ünlü isimlerin haberleri gündemden düşmüyor. Eğer bu isimler, şöhretlerini yanlış örnekler üretmek yerine topluma değer katacak davranışlarla değerlendirebilseydi, belki de bugün adliye koridorları biraz daha sessiz olurdu. Elbette bireysel suçun sorumluluğu yalnızca onu işleyene aittir; ancak toplum önünde olan insanların sergiledikleri yaşam tarzı ve verdikleri mesajların özellikle gençler üzerinde etkisi olduğunu da inkâr etmek mümkün değildir.

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Sözleri çoğu zaman argo ifadelerden, öfke dilinden ve anlamsız sloganlardan oluşan şarkılar… Buna eşlik eden, "sınır tanımamak" adı altında pazarlanan çarpık bir hayat anlayışı… Bütün bunları sorgulamadan rol model olarak benimseyen gençler, farkına varmadan kendi geleceklerini başkalarının sahne dekoruna dönüştürüyor.

Şu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmedi mi? Gençlerimizi; üretmeye, düşünmeye, okumaya ve hayata sağlam değerlerle tutunmaya teşvik etmek yerine, geçici şöhretlerin ve yapay gündemlerin peşinden sürükleyen bu iklimin bedelini yarın kim ödeyecek?

Sosyal medyada paylaşılan içeriklerin, özellikle genç kuşaklar üzerinde önemli bir etkisi olduğu göz ardı edilmemelidir. Yalnızca günlük yaşamı değil, ilişki biçimlerini de kamuya açık şekilde sergilemek, gelecek nesiller için örnek teşkil edebilmektedir. Evlilik ve aile sorumluluğunu üstlenen bireyler, zamanla attıkları her adımın çocuklar ve toplum üzerindeki etkisini daha iyi kavrayabilir; bu nedenle içerik paylaşırken toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmek büyük önem taşımaktadır.

Yakın zamanda 100. Yıl Parkı'nda düzenlenecek Kültür Yolu Konserleri üzerine sohbet ediyorduk. Programdaki sanatçılardan yalnızca Kıraç'ı tanıdığımı söyleyince yanımdaki genç, şaşkınlığını gizleyemedi.

"Abi, o ne ki? Sen Sefo'yu tanımıyor musun?" diye sordu.

"Hayır, tanımıyorum." cevabını verince bu kez kendinden son derece emin bir ifadeyle, "Sen Sefo'nun konserine gel. Orada en az elli bin kişi olacak." Dedi.

O an anladım ki aynı şehirde, aynı sokaklarda yürüyor; fakat bambaşka kültür iklimlerinde yaşıyoruz. Ben adını ilk kez duyduğum bir sanatçının, gençler arasında böylesine büyük bir ilgi gördüğünü o kısa sohbet sayesinde öğrendim.

Bu durum, kuşaklar arasındaki doğal farklılığın ötesinde, kültürel referanslarımızın da hızla değiştiğini gösteriyor. Dün milyonların dilinden düşmeyen isimler bugün gençlerin hafızasında yer bulamazken, bugün stadyumları dolduran isimlerin çoğu da belli bir yaşın üzerindekiler için tamamen yabancı olabiliyor.

Belki de asıl mesele, kimin daha ünlü olduğu değil; gençlerin kimleri neden örnek aldığıdır. Çünkü alkışın büyüklüğü, verilen mesajın doğruluğunu garanti etmez. Kalabalıklar her zaman haklı olmayabilir; ama rol modeller, her zaman bir kuşağın hayal dünyasını şekillendirir.

İki gün önce ölüm yıl dönümü vesilesiyle bir kez daha hatırladığımız İlhan İrem, yalnızca şarkılar söyleyen bir sanatçı değildi; sevgiyi, barışı, vicdanı ve insan olmanın anlamını notalara işleyen bir düşünce insanıydı. "Işık ve Sevgi" felsefesini hayatının ve sanatının merkezine yerleştiren İrem, müziğin yalnızca kulağa değil, ruha da hitap etmesi gerektiğini savunuyordu.

Bugünün gençleri ise ne yazık ki böylesi eserlerle yeterince buluşamıyor. Dijital çağın hızına teslim olmuş müzik endüstrisi; tüketimi, gösterişi, öfkeyi, anlık hazları ve kimi zaman insan ilişkilerini değersizleştiren söylemleri milyonlarca gence "normal" olarak sunuyor. Oysa bir toplumun geleceği, yalnızca okullarda verilen eğitimle değil; dinlediği şarkılar, izlediği görüntüler ve benimsediği rol modellerle de şekillenir.

Gelinen son noktanın en büyük sorumlusu sosyal medya çağımızın en güçlü yönlendiricilerinden biri haline geldi. Gün daha başlarken milyonlarca genç, önlerine düşen görüntülerde, argo sözlerle örülmüş şarkılar ve birkaç saniyelik videolarla güne merhaba diyor. Düşünmek yerine izlemeyi, üretmek yerine tüketmeyi, sorgulamak yerine taklit etmeyi teşvik eden bu dijital düzen, fark edilmeden yeni bir hayat anlayışı inşa ediyor.

Oysa mutlu insanların ortak bir sırrı vardır: Hayatı başkalarının beğenisi için değil, kendi değerleri doğrultusunda yaşarlar. Gerçek mutluluk, ekranlarda sergilenen gösterişli hayatlarda değil; emekte, saygıda, üretimde, ailede, dostlukta ve vicdanda saklıdır.

Bir zamanlar sigara, toplum sağlığını tehdit eden en büyük alışkanlıklardan biri olarak görülürdü. Bugün gelinen noktada ise insan, "Meğer sigara ne kadar masummuş." demekten kendini alamıyor. Çünkü artık gençlerin karşısında yalnızca tütün değil; bağımlılık yapan sentetik maddeler ve uyuşturucular var. Üstelik bu zehirler, kimi zaman gençlerin vakit geçirdiği eğlence mekanlarında, kimi zaman sokak aralarında, kimi zaman da dijital dünyanın görünmez koridorlarında onlara ulaşacak kadar yakına geliyor.

Sorun sadece bu maddelerin varlığı değildir. Asıl tehlike, bu zehirlerin bazı çevrelerde sıradanlaştırılması, hatta özendirici bir yaşam tarzının parçası gibi sunulmasıdır. Bir toplum için en büyük alarm zili, kötülüğün görünür olması değil; normal karşılanmaya başlanmasıdır.

Gittikleri mekanlarda bunu hiçbir sakınca görmeden açıkça sergilemeleri, aslında gelecekte toplumu bekleyen tehlikenin ilk perdesidir; daha doğrusu yaklaşan dönüşümün ayak sesleridir."

Gençlik, insanın en güçlü sermayesidir. O sermayeyi bilgiyle, sanatla, sporla ve üretimle büyütmek yerine; bağımlılığın pençesine terk etmek, geleceği kendi elimizle tüketmekten başka bir anlam taşımaz. Unutulmamalıdır ki uyuşturucu yalnızca bedeni değil; iradeyi, hayalleri, aileleri ve nihayetinde toplumun geleceğini de zehirler.

Bir ülkenin yarınları, gençlerinin hangi şarkıyı dinlediğiyle değil; hangi değere tutunduğuyla şekillenir. Eğer gençlere umut yerine uyuşturucu, emek yerine kolay kazanç, karakter yerine sahte şöhret sunulursa, kaybeden yalnızca o gençler olmaz; bütün toplum olur.

Bugün yaşadığımız tablo belki son durak değildir. Ancak yönümüzü değiştirmezsek, yarın bugünü bile özleyeceğimiz günlerle karşılaşmamız hiç de uzak bir ihtimal değildir.

Yazarın Diğer Yazıları