Abdullah Ergün

Ateş Düştüğü Yeri Yakıyor

Abdullah Ergün

Geçtiğimiz günlerde Malatya’da iki intihar olayı yaşandı. Biri henüz 18 yaşlarında genç bir kız. Diğeri 83 yaşında yaşlı bir kadın…
İki ayrı hayat, iki ayrı yaş, iki ayrı hikaye… Fakat sonuç aynıydı: İki insan hayatını kaybetti.
Peki bu iki ölümün ardından ne oldu?
Çok fazla bir şey olmadı.
Aynı hafta Beşiktaş ile Fenerbahçe arasında oynanan futbol maçı vardı. İnsanlar maçın sonucunu, transferleri, magazin haberlerini ve günlük hayatın sıradan meselelerini konuşmaya devam etti.
Hayat kaldığı yerden devam etti.
Ama iki evde hayat artık hiçbir zaman kaldığı yerden devam etmeyecekti.
Çünkü ateş, yine düştüğü yeri yaktı.
Biz ise yine uzaktan baktık.
Son yıllarda benzer olayların sıkça
gündeme geldiğini görüyoruz. Genç yaşta hayatını kaybedenler de var, yaşlılığın yalnızlığı içerisinde yaşamını sonlandıranlar da…
Bir insan neden hayatına son verir?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Ekonomik sıkıntılar, aile sorunları, yalnızlık, ruhsal sorunlar, sosyal çevre, şiddet, baskı, istismar, gelecek kaygısı ve daha birçok faktör bir insanı ağır bir çaresizlik duygusuna sürükleyebilir.
Gençlere bakalım…
Bugün birçok genç, ailesinin yanında olmasına rağmen kendisini yalnız hissedebiliyor. Çünkü aynı evin içerisinde yaşamak, aynı dünyayı paylaşmak anlamına gelmiyor.
Çocuğunun telefonunu kontrol etmeyi iletişim zanneden, onunla konuşmak yerine ona sürekli ne yapması gerektiğini söyleyen, hata yaptığında yanında olmak yerine onu yargılayan bir anlayışın gençlerin dünyasını anlaması mümkün mü?
Bir genç yaptığı bir hatayı ailesine anlatamıyorsa, bundan sadece genç mi sorumludur?
Bir genç yaşadığı bir problemi arkadaşına, öğretmenine veya ailesine söylemekten korkuyorsa, burada toplumun da kendisine dönüp bakması gerekmiyor mu?
Bazen çocuklarımızı koruduğumuzu düşünürken onları daha da yalnızlaştırıyoruz.
Onlara hayatı öğretmek yerine korkuyu öğretiyoruz. Gelenekler kavramının farklı bir yönü devreye giriyor.
Hata yapmanın dünyanın sonu olmadığını anlatmak yerine, “El alem ne der?” korkusunu büyütüyoruz.
Sonra gençler içine kapanıyor.
Konuşmuyor.
Saklıyor.
Korkuyor.
Kendine bir sırdaş arıyor.
Ve biz onun sessizliğini çoğu zaman “Ergenlik işte” diyerek geçiştiriyoruz.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Bir de sosyal medya gerçeği var.
Bugün gençler yalnızca aileleriyle değil, dünyanın tamamıyla aynı anda iletişim halinde. Karşılarına kimlerin çıktığını, kimin hangi niyetle yaklaştığını her zaman bilmiyorlar. İnternette ve sosyal medyada kendilerini farklı kimliklerle gizleyen kötü niyetli insanların varlığı, gençler açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor.
Özellikle hayatı ve insan ilişkilerini yeni yeni tanımaya çalışan gençlerin, internette karşılarına çıkan herkesi iyi niyetli kabul etmesi mümkün değil. Kendilerini arkadaş, sevgili, sırdaş ya da yardımcı gibi gösteren kişiler, gençlerin yalnızlığını, merakını ve güven duygusunu istismar ederek onları kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebiliyor.
Kendilerini arkadaş, sevgili, sırdaş veya yardımcı gibi gösteren kötü niyetli insanların gençlerin deneyimsizliğini, yalnızlığını ve özgürlük arayışını kullanabildiği bir ortamdan söz ediyoruz.
Gençlerin özgürlük isteği suç değildir.
Bir gencin kendi hayatını kurmak istemesi suç değildir.
Ancak bu arayışın kötü niyetli insanlar tarafından istismar edilmesi ciddi bir toplumsal tehlikedir.
Ve bu tehlike artarak devam ediyor.
Burada ailelere düşen görev, çocuklarının hayatını sadece denetlemek değil, onların güvenebileceği insan olmak.
Çünkü çocuk ailesinden korkuyorsa, başka insanların sözüne daha fazla inanabilir.
Ve bazen yanlış insanların söyledikleri, doğru insanların söyleyemediklerinden daha etkili hale gelir.
Geçtiğimiz günlerde Beylerderesi Şelalesi çevresinde gördüklerimiz de toplum olarak konuşmaktan kaçtığımız başka bir gerçeği düşündürüyor.
Yeşil alanlar, kuytu bölgeler ve araçların içerisinde yaşanan bazı ilişkiler, çevreye bırakılmış çeşitli materyaller, gençlerin sosyal hayatının başka bir yüzünü gösteriyor.
Piyasada ilginç saç modelleri ve altındaki kuş markalı arabalarla kafe ve okul önlerinde ava çıkan alkol ve uyuşturucu kullanan tiplerin ağına düşenlerin sayılarında da artışların yaşandığı konuşuluyor. 
Gençlerimizi bu tehlikelerden nasıl koruyacağız?
Onlara spor alanları, sanat ortamları, kültürel etkinlikler ve kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanlar oluşturabiliyor muyuz?
Yoksa gençleri kendi başlarına bırakıp sonra yaptıkları tercihlerden dolayı onları suçlamayı mı tercih ediyoruz?
Gençlerin önüne spor ve sanat koyamazsanız, boşluğu başka şeyler doldurur.
Toplantılar düzenleniyor, paneller yapılıyor, konuşmalar gerçekleştiriliyor. Uzmanlar görüşlerini anlatıyor, kurum temsilcileri değerlendirmelerde bulunuyor. Ardından mikrofonlar kapanıyor, toplantı salonları boşalıyor ve çoğu zaman geriye birkaç fotoğraf, birkaç haber ve klasik “dilek ve temenniler” bölümü kalıyor.
Oysa böylesine önemli toplumsal meseleler, yalnızca konuşularak çözülecek sorunlar değil.
Her toplantının sonunda aynı dilekleri tekrarlamak, aynı temennilerde bulunmak ve sonra hiçbir şey değişmeden günlük hayata dönmek, açık söylemek gerekirse havanda su dövmekten başka bir anlam taşımıyor.
***
Diğer tarafta ise yaşlılarımız var.
Onların hikayesi daha sessiz. Tek başına yaşayan yaşlı insanların günlerce kimse tarafından aranmadığı, kapılarının ancak kötü kokular nedeniyle açıldığı haberlerini okuyoruz.
Tek başına yaşayan insanların sayısında artışlar yaşanıyor.
Evlatlarının sahip çıkmadığı veya onlara yük olmamak için yalnızlığı tercih edenler…
Bir insan düşünün…
Yıllarca çalışmış.
Çocuk büyütmüş.
Hayat kurmuş.
İnsanlara dokunmuş.
Sonra yaşlanmış ve kendi evinde sessizliğin içine çekilmiş.
Günler geçiyor.
Telefon çalmıyor.
Kapı çalmıyor.
Kimse “Nasılsın?” demiyor.
Ve ölümünden ancak günler sonra haberdar olunuyor.
Evden gelen kötü kokular ve sonrasında Adli Tıp’ın soğuk odasında ölüm nedeni belli oluyor.
Böyle bir toplumda yalnızlığı sadece yaşlıların problemi olarak görebilir miyiz?
Hayır.
Bu, hepimizin problemidir.
Çünkü biz giderek birbirimizi kaybediyoruz.
Aynı apartmanda oturuyoruz, birbirimizi tanımıyoruz. Asansörde selam vermek yerine Asansör Kullanma Talimatı okunuyor.
Akrabalarımızla telefon üzerinden bayram mesajı göndererek ilişki kurduğumuzu zannediyoruz.
İşte toplumun geldiği nokta tam da budur.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşıyoruz.
Ve sonra yalnızlığı ölüm haberlerinde fark ediyoruz.
Televizyonlar birkaç dakika haber yapıyor.
Sosyal medya birkaç saat konuşuyor.
Ertesi gün başka bir gündem geliyor.
Biz de unutuyoruz.
Ama bir insanın neden yalnız kaldığını, neden konuşamadığını, neden yardım isteyemediğini araştırmaya gelince birkaç dakikadan ötesine geçemiyoruz.
İşte buna itiraz etmek gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca iki intihar değildir.
Mesele, iki insanın ölümünden önce bizim ne yaptığımızdır.
Onları gördük mü?
Dinledik mi?
Yanlarında olduk mu?
Bir sorunları olduğunu fark ettik mi?
Belki artık ölüm haberlerinden sonra aynı soruyu sormaktan vazgeçmeliyiz:
“Neden intihar etti?”
Bunun yerine kendimize çok daha ağır bir soru sormalıyız:
“Biz onu yaşarken neden göremedik?”
Çünkü bir insan öldükten sonra onun acısını anlamanın fazla bir anlamı yok.
Asıl mesele, o insan hayattayken yanında olabilmek.
Bir telefon açmak.
Bir kapıyı çalmak.
Bir çocuğu hata yapmadan dinlemek.
Bir yaşlının yalnızlığını fark etmek.
Bir gencin sustuğunda “Ne oldu?” diye sormak.
Belki bunlar küçük şeyler gibi görünebilir.
Ama bazen bir insanın hayatında en büyük şey, karşısında onu gerçekten dinleyen birinin bulunmasıdır.
Toplum olarak artık ölümden sonra konuşan değil, ölümden önce fark eden bir anlayışa ihtiyacımız var.
Biz bunu yıllar önce yaşadık. Sosyal yaşamın sorumluluğunu her yaştan insan yerine getiriyordu.
Şimdilerde her şey tersine döndü.
Biz o sessizliği ölümden önce duyabilirsek, belki bir insanı hayata yeniden bağlayabiliriz.
Duyamazsak, geriye yine birkaç satırlık haber kalır. 
Ve hayat yine kaldığı yerden devam eder.
Ateş ise yine düştüğü yeri yakıyor.

Yazarın Diğer Yazıları