Bu Milli Takım Tarihin En İyisi Olabilir mi?
Abdullah Ergün
A Milli Takımımızın 2026 Dünya Kupası Avrupa Elemeleri play-off turu yarı finalinde Romanya’yı mağlup ederken ortaya koyduğu futbol, sadece skorla değil, sahaya yansıttığı özgüven ve oyun kalitesiyle de dikkat çekiciydi. Uzun yıllar sonra ilk kez, rakibini bekleyen değil oyunu yönlendiren bir milli takım görüntüsü izledik.
Avrupa’da forma giyen lejyoner futbolcular ile Süper Lig’de görev yapan oyunculardan kurulu kadronun, Vincenzo Montella yönetiminde yakaladığı ivme, Dünya Kupası yolculuğunun kapısını aralamış görünüyor. Bu tablo, Türk futbolunun son yıllarda geçirdiği dönüşümün de en somut göstergelerinden biri.
2002 yılında dünya üçüncüsü olan milli takım için o dönemde “En İyi Milli Takım” yakıştırması yapılmıştı. O başarı, sadece bir turnuva derecesi değil; cesaretin, özgüvenin ve doğru futbol anlayışının birleştiği bir dönemin simgesiydi. Almanya’da yetişen Yıldıray Baştürk gibi yurt dışı kökenli oyuncunun katkısı, Galatasaray’ın Avrupa’daki tarihi başarılarıyla güçlenen kadro yapısı ve güçlü takım ruhu, o dönemin en belirleyici unsurlarıydı.
Elbette bu başarıya ulaşmak ülke olarak hiç de kolay olmadı. Yıllar önce tablo çok farklıydı. Avrupa maçlarında orta sahayı geçmekte zorlandığımız, Malta ve San Marino gibi takımlara karşı alınan galibiyetlerle mutlu olduğumuz dönemler yaşadık. Büyük takımlar karşısında direnmek, gol yememek ve maçı mümkün olduğunca uzun süre dengede tutmak başlı başına bir başarı sayılıyordu.
Bu nedenle futbol tarihimizde unutulmaz maçların kahramanlarının çoğu kaleciler oldu. 1951’de deplasmanda Batı Almanya ile oynanan ve ay-yıldızlıların 2-1 kazandığı hazırlık maçında yaptığı kurtarışlarla Turgay Şeren’e “Berlin Panteri” lakabının takılması boşuna değildi. 1966 yılında Moskova’da benzer bir performans sergileyen Ali Artuner “Moskova Panteri” olarak anıldı. Napoli’de İtalya karşısında kalesinde devleşen Sabri Dino’nun 0-0 biten maçtaki performansı da hafızalara kazındı.
Kalecilerimizin destan yazdığı bu hikâyeler, aslında yıllarca nasıl bir futbol anlayışıyla oynadığımızın da aynasıydı. Savunmada kalan, direnmeye çalışan ve fırsat bulursa sonuca gitmeye çalışan bir takım görüntüsü… Başarı ölçümüz çoğu zaman yenilmemekti.
Bugün ise çok farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Artık Avrupa’nın önemli liglerinde forma giyen, büyük kulüplerde sorumluluk alan ve oyunun iki yönünü de oynayabilen futbolculara sahibiz. Sahaya sadece savunmak için değil, oyunu kontrol etmek ve kazanmak için çıkan bir milli takım izliyoruz.
Romanya karşısında sahne alan Arda Güler, Ferdi Kadıoğlu, Hakan Çalhanoğlu ve Kenan Yıldız gibi isimlerin ortaya koyduğu performans, bu değişimin en net göstergesiydi. 2002 yılında elde edilen başarıda Süper Lig’den gelen oyuncuların performansları belirleyici olurken, bugün ise yurt dışında forma giyen futbolcular üzerine kurulu bir sistemle benzer bir başarının kapısı aralanıyor.
İşte bu yüzden bugün sorulması gereken soru şu:
Bu takım, Türk futbol tarihinin en iyi milli takımı olabilir mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca alınacak sonuçlarda değil, sürdürülebilir bir oyun anlayışında gizli. Eğer bu disiplin, bu özgüven ve bu oyun kalitesi korunursa, sadece bir turnuvaya katılan değil; turnuvada söz sahibi olan bir milli takım görmek hiç de hayal olmayacaktır.