Beş Bin Takipçi mi, Beş Gerçek Dost mu?
Abdullah Ergün
Soğuk kış günlerinden sonra beklenen güneş kendini gösterdi. Güzel havayı fırsat bilenler mevsimlik giysilerle, sokaklara ve kafelere akın etmişti. Ben de böyle bir günde bir mekânın önünden geçerken, üzerinde düşünülmesi gereken küçük ama anlamlı bir sahneye tanık oldum.
Bir masada oturan dört genç kız, kendi dünyalarına dalmış gibiydi. Her biri elindeki telefona gömülmüş, adeta sessiz bir yolculuğa çıkmıştı. Masada sohbetten çok ekran ışıkları vardı; göz göze gelmek yerine ekranlara bakılıyordu.
Bir süre sonra içlerinden biri, telefonundan gözlerini neredeyse hiç ayırmadan birden ses tonunu yükseltti. Yüzünde belirgin bir sevinç ifadesi vardı. Bu sevinci arkadaşlarına duyurma ihtiyacı hissederek şöyle dedi:
“Yaşasın, takipçi sayım beş bini geçti!”
O an diğerlerinin tepkisini merak ettim. Gerçekten sevindiler mi, yoksa bu cümle artık sıradan bir başarı ölçüsüne mi dönüşmüştü? Çünkü günümüzde mutluluğun, başarının ve hatta değer görmenin ölçüsü çoğu zaman sayılarla ifade edilir oldu. Kaç takipçimiz var, kaç beğeni aldık, kaç kişi bizi izliyor…
Eskiden başarı denildiğinde akla emek, bilgi, sabır ve üretim gelirdi. Bir şey ortaya koymak, bir iz bırakmak, bir fayda sağlamak… Bugün ise çoğu zaman görünür olmak, dikkat çekmek ve kalabalıklar tarafından fark edilmek yeterli sayılıyor. Sayılar arttıkça değerimizin de arttığına inanıyoruz.
Oysa insanın gerçek değeri, onu kaç kişinin izlediğiyle değil; kaç kişinin hayatına dokunduğuyla ölçülür. Bir insanın büyüklüğü, ekranlardaki rakamlarla değil, geride bıraktığı izlerle anlaşılır.
Son yıllarda gençler arasında en çok konuşulan konulardan biri popülerliktir. Sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte takipçi sayısı ve beğeni oranı adeta bir başarı ölçütü haline gelmiştir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Popüler olmaya çalışırken gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa gelişimimizi ihmal mi ediyoruz?
Bugün birçok genç saatlerini telefonlarında ve sosyal medyada geçirirken yeni bir beceri kazanmak, kitap okumak ya da düşünmek için yeterince zaman ayırmamaktadır. Oysa gerçek gelişim sabır ve süreklilik ister. Kısa vadeli alkışların peşinden koşmak, uzun vadeli başarıyı geciktirebilir. Çünkü insanın değeri, ne kadar tanındığıyla değil; ne kadar donanımlı olduğu ve topluma ne kattığıyla ölçülür.
Bir gün üniversitede okuyan ve tiyatro ile ilgilenen bir öğrenciye, “Cüneyt Gökçer’i tanıyor musun?” diye sordum.
Aldığım cevap kısa ve düşündürücüydü:
“Tanımıyorum.”
Ardından gülümseyerek şu cümleyi ekledi:
“Ben takipçilerime sorayım, belki onlar biliyordur.”
Bu cevap beni düşündürdü. Bilgiyi araştırmak ve öğrenmek yerine, başkalarının bilgisini ödünç almaya alışan bir nesil yetişiyor olabilir mi?
Elbette popüler olmak tek başına kötü bir şey değildir. Aksine, doğru kullanıldığında popülerlik insanlara sesini duyurma ve fikirlerini yayma fırsatı sunar. Ancak popülerlik, gelişimin yerini almamalı; gelişimin sonucu olmalıdır. Önce kendini geliştiren, sonra tanınan bireyler kalıcı iz bırakır.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey çok daha basittir:
Birkaç dakikalığına telefonlarımızı masaya bırakıp gerçekten birbirimize bakabilmek, birbirimizi dinleyebilmek ve hayatı ekranın dışından da yaşayabilmek.
Sonuç olarak, popüler olmaya çalışırken gelişmeyi ihmal etmek; kısa vadeli bir kazanç uğruna uzun vadeli birikimi riske atmaktır. Gençlerin asıl hedefi alkış ve beğenilmek değil, değer üretmek olmalıdır. Çünkü popülerlik geçici olabilir; fakat bilgi, karakter ve emek her zaman kalıcıdır.
Beş bin takipçi, bir sayı olarak büyük görünebilir.
Ama insanın yanında gerçekten duran birkaç samimi dost, çoğu zaman o sayılardan çok daha değerlidir.