Abdullah Ergün

24 Yıl Sonra Yeniden: Dünya Kupası

Abdullah Ergün

Milli takım, 24 yıl aradan sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkmaya hazırlanıyor. 2002 yılında Japonya-Güney Kore ortaklığında düzenlenen turnuvada tarihinin en büyük başarısına imza atarak dünya üçüncüsü olan bir takımın mirasını taşıyoruz. Bu miras, sadece bir başarı hikâyesi değil; aynı zamanda beklentilerin, sorumluluğun ve futbol aklının sınandığı bir yolculuktur.

Kosova karşısında sahaya çıkan kadroya baktığımızda, Teknik Direktör Vincenzo Montella’nın önemli bir risk aldığını net biçimde gördük. Futbolda risk almak bazen cesaret göstergesidir, bazen de zorunluluğun sonucudur. Ancak bu riskin doğru zamanda ve doğru oyuncularla alınması gerekir.

Son haftaların formda ismi Orkun Kökçü’nün ilk tercihler arasında yer almaması, futbol kamuoyunda olduğu kadar sahada da bir soru işareti yarattı. “Bu takımda nasıl yer almaz?” sorusu sadece tribünlerin değil, futbol aklının da doğal refleksiydi. Montella’nın bu tercihi, ilk yarıda Kosova’nın baskılı oyunu karşısında milli takımın oyun aklını zayıflattı.

Kosova’nın planı son derece netti: Hakan Çalhanoğlu ile Arda Güler’i alan savunmasıyla kontrol altına almak, sol tarafta Ferdi Kadıoğlu’nun koşu yolunu kapatmak ve Kenan Yıldız’ın içeriye kat edeceği alanları daraltmak. Rakip, milli takımın güçlü yönlerini analiz etmiş ve buna göre disiplinli bir oyun planı kurmuştu.

İlk yarıda işlerin Kosova adına yolunda gitmesinin en önemli nedeni, Arda Güler’in kenarda kalmasıydı. Hakan Çalhanoğlu ile Arda Güler’in birlikte sahada olmadığı bir senaryoda milli takımın oyun temposunun düşeceğini bilen Kosova teknik heyeti, bu fırsatı iyi değerlendirdi ve oyunun etki alanını cesur biçimde ileri taşıdı.

Bu süreçte milli takım adına ayakta kalan isim ise kaleci Uğurcan oldu. Kritik kurtarışları, skorun oyundan kopmasını engelledi. Bazen bir kalecinin refleksleri, bir takımın umutlarını ayakta tutar. O ilk yarıda tam olarak olan buydu.

İkinci yarı ise teknik aklın devreye girdiği bölüm oldu. Montella, ilk yarının sıkıntılı tablosunu değiştirmek için daha önce başarı getiren bir şablona geri döndü: Hakan Çalhanoğlu ile Arda Güler’i yan yana kullanmak. Bu hamle, milli takımın oyun ritmini yeniden kazandırdı ve karşılığını Kerem’in attığı golle buldu.

Golden sonra oyunun dengesi değişti. Sağ koridoru Zeki Çelik’e bırakan milli takım, Kosova’nın risk alacağı dakikalara karşı doğru bir hamle yaptı. Barış Alper Yılmaz’ın oyuna dahil edilmesi, kontra atak tehdidini artırarak Kosova savunmasının orta sahaya rahat çıkmasını engelledi.

Hakan Çalhanoğlu ve Arda Güler’in aynı anda oyundan çıkmasıyla birlikte maçın kalan bölümleri, bir tarafın hücum ettiği, diğer tarafın ise savunmada direnmeye çalıştığı iki farklı anlayışın mücadelesine dönüştü.

Salih Özcan, Mert Müldür, Orkun Kökçü ve İsmail Yüksek gibi savunma yönü güçlü oyuncuların, maçın son bölümlerinde özellikle doldur-boşaltın arttığı dakikalarda etkili olmaları bekleniyordu. Bu tercih, oyunun son bölümünde kontrolü elde tutma ve rakibin baskısını karşılayabilme adına teknik ekibin bilinçli bir hamlesi olarak öne çıktı.

Futbolda bazen bir tercih maçı kazanır, bazen bir tercih maçı zorlaştırır. Kosova karşısında milli takımın yaşadığı ilk yarı sıkıntısı, doğru oyuncular kurgusunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi.

Dünya Kupası yolunda olgunlaşması gereken bir oyun kültürü var.
Türk futbolunda yıllardır tartışılan bir gerçek var: Süper Lig’in kalitesi, milli takımın performansını doğrudan etkiliyor. Ligin rekabet seviyesi ve oyun temposu belirli bir standardın altında kaldığında, bu durum ligde forma giyen futbolcuların gelişimini de sınırlayabiliyor. Sonuç olarak milli takım havuzundaki oyuncuların uluslararası düzeyde rekabet etmesi zorlaşıyor.

Bugün dünya futboluna baktığımızda başarılı milli takımların büyük çoğunluğunun ya çok güçlü yerel liglere sahip olduğunu ya da oyuncularının üst düzey Avrupa liglerinde forma giydiğini görüyoruz. Çünkü yüksek tempo, sert rekabet ve sürekli şampiyonluk baskısı, futbolcunun hem fiziksel hem zihinsel gelişimini hızlandıran en önemli unsurlar arasında yer alıyor.

Bu noktada yurt dışında oynayan milli futbolcuların katkısı daha net şekilde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın üst düzey liglerinde mücadele eden oyuncular, her hafta yüksek kalite standartlarında maçlara çıkıyor ve bu deneyimi milli takıma taşıyor. Bu durum, milli takımın oyun hızına, taktik disiplinine ve özgüvenine doğrudan olumlu yansıyor.

Aslında mesele sadece bireysel performans değil; rekabet kültürü meselesi. Şampiyonluk mücadelesinin son haftaya kadar sürdüğü, her maçın yüksek baskı altında oynandığı liglerde yetişen futbolcular, büyük turnuvalarda daha dirençli ve daha kararlı bir oyun sergileyebiliyor.
Unutmamak gerekir ki güçlü milli takımlar, güçlü liglerin ürünüdür.

Yazarın Diğer Yazıları