Geçtiğimiz hafta sonu, Kudüs Kardeşlik Platformu’nun düzenlediği “Büyük Gazze Yürüyüşü”nde kürsüden bizlere hitap eden kıymetli hocamız Prof. Dr. Abdurrahman Ateş’in şu sözü zihnimde derin izler bıraktı. “Soğandan ve sarımsaktan vazgeçemeyenler Kudüs’e özgürlük getiremez.”
Ruhumun derinliklerinde karşılık bulan, zihnimdeki sorulara ışık tutan bu çarpıcı ifadeyi hemen not ettim. Çünkü bu sözün, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olaya değil, bugün Gazze karşısında yaşadığımız çaresizliğe ve İslam dünyasının içine düştüğü açmazlara da işaret ettiğini düşündüm. Birkaç gündür zihnimi meşgul eden bu düşünceleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bugün Gazze yanıyor. Şehir yığınının altında bedenler hâla enkaz altından çıkarılıyor. Anneler evlatlarının cansız bedenlerine sarılıyor. Yetimler, öksüzler ve çaresizlik içinde hayata tutunmaya çalışan binlerce insan… Açlık, susuzluk, ölüm ve sürgün bir halkın hayatına kabus gibi çökmüş durumda. Bütün dünya bu zulmü izliyor. Peki insanlığın gözü önünde yaşanan bu vahşet karşısında İslam dünyası neden gereken iradeyi ortaya koyamıyor? İşte hocamızın o çarpıcı sözü tam da bu sorunun üzerinde düşünmemizi gerektiriyor.
Bu sorunun cevabını yalnızca siyasette, devletlerin çıkar hesaplarında veya uluslararası sistemin ikiyüzlülüğünde aramak yetmez. Tarihin aynasında kendimize de bakmalıyız. Çünkü uzun süreli esaret, yalnızca bedenleri değil, zihinleri de tutsak alır. İnsan zamanla kendisine dayatılan hayatı kader, köleliği ise normal bir yaşam biçimi olarak görmeye başlar.
Kur’an-ı Kerim’de Firavun ile İsrailoğulları arasındaki mücadele, bu açıdan önemli dersler barındırır. Firavun, İsrailoğullarını yıllarca ezmiş, erkek çocuklarını öldürmüş ve onları kendi iktidarının hizmetinde yaşamaya mahkum etmişti. Allah, Musa Aleyhisselam’ı gönderdi. O, Firavun’un karşısında hakikatin sesini yükseltti ve Allah’ın yardımıyla İsrailoğullarını esaretten kurtardı.
Ancak bedenlerin özgürlüğe kavuşması, zihinlerdeki esaretin sona ermesi demek değildi.
Bakara suresinin 61. ayetinde anlatıldığı üzere İsrailoğulları, kendilerine sunulan nimetlerin yanında alışık oldukları yiyecekler olan soğanı, sarımsağı, mercimeği ve salatalığı istediler. Mesele bu nimetlerin değeri değildi. Mesele eski hayatın alışkanlıklarından kurtulamamak ve yeni bir hayatın sorumluluğunu taşımakta zorlanmaktı.
İnsan bazen zincirlerinden kurtulur ama zihnindeki zincirleri kıramaz. Özgürlüğe kavuşur ama eski alışkanlıklarının peşinden gider. Büyük hedefler yerine küçük beklentilere razı olur. Kendisine dayatılan hayatın sınırlarını aşmak yerine o sınırlar içinde rahat etmeyi seçer.
Peki bugün İslam dünyasının yaşadığı sorunlardan biri de bu değil mi?
Yüzyıllardır sömürgecilik, işgaller ve siyasi bağımlılıklar altında ağır bedeller ödeyen Müslüman toplumların bir kısmı, zamanla kendi medeniyet iddiasından uzaklaştı. Başkalarının gücüne hayranlık duyarken kendi gücünü inşa etmeyi ihmal etti. Üretmek yerine tüketmeyi, mücadele yerine konforu, geleceği kurmak yerine günü kurtarmayı tercih etti.
Daha acısı kendisine zulmedenlerin yaşam tarzını bir üstünlük ölçüsü olarak görmeye başladı. Lüksü başarı, gösterişi itibar, sınırsız tüketimi özgürlük sandı. Ahiret sorumluluğunu unutan, adaleti erteleyen, kardeşinin acısına seyirci kalan bir hayat anlayışı giderek normalleşti.
Elbette İslam, dünyadan el etek çekmeyi değil, dünyayı adaletle imar etmeyi, üretmeyi ve güçlenmeyi emreder. Mesele dünyaya sahip olmak değil, dünyanın esiri olmaktır. Mesele nimetlerden yararlanmak değil, onları hayatın en büyük amacı haline getirmektir.
İşte Gazze, bu gerçeği yüzümüze çarpıyor!
Bir halk katledilirken, çocuklar açlıkla boğuşurken, şehirler yıkılırken İslam dünyası sahip olduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal gücü neden ortak bir iradeye dönüştüremiyor? Devletlerin önündeki engellerden bahsedenler var. Ancak bu engeller, yöneticilerin sorumluluğunu ve toplumların vicdani yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Üstelik Avrupa’da, Amerika’da ve dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insan Gazze için sokaklara çıkıyor. Öğrenciler, akademisyenler ve vicdan sahibi insanlar bu zulme karşı ses yükseltiyor. Müslüman olmayan insanların da bu mücadelede güçlü bir duruş sergilemesi, İslam dünyasının kendisiyle yüzleşmesini gerektirmiyor mu?
Gazze’ye üzülmek yetmez. Birkaç gözyaşı, birkaç paylaşım ve birkaç slogan, büyük bir davanın yükünü taşımaya yetmez. Yardım ulaştırmak, zulmü teşhir etmek, hukuki ve diplomatik baskıyı artırmak, yöneticilerden somut adımlar talep etmek zorundayız. Bunun yanında ilimde, teknolojide, ekonomide ve toplumsal dayanışmada güçlenmeliyiz.
Çünkü mazlumun yanında olmak yalnızca bir duygu değil, bir duruş ve sorumluluktur. Büyük davalar, küçük fedakarlıklardan kaçanların omuzlarında yükselemez. Kendi konforunu bozmayan, tüketim alışkanlıklarını sorgulamayan, çıkarlarını adaletin önüne koyan bir toplum özgürlük mücadelesine öncülük edemez.
İşte meselenin bam teli burada.
Soğandan ve sarımsaktan vazgeçmeyenler Kudüs’e özgürlük getiremez!
Bu söz, soframızdaki nimeti küçümsemek değil, küçük hesapların esiri olup büyük sorumlulukları unutmaktır. Kendi rahatını kardeşinin özgürlüğünden üstün tutan, dünyalık çıkarlarını ümmetin geleceğinin önüne koyan bir anlayış Kudüs’ün yükünü taşıyamaz.
Kudüs yalnızca sloganlarla özgürleşmeyecek. Zihnini özgürleştiren, iradesini kuşanan, ilimle ve üretimle güçlenen, adaleti hayatının merkezine yerleştiren toplumların mücadelesiyle özgürlüğe kavuşacak. Bunun için önce kendi içimizdeki esareti kırmalıyız.
Çünkü kölelikten kurtulmak başka, kölelik psikolojisinden kurtulmak başkadır. Zincirleri kırmak yetmez, zincirleri normal gören zihniyeti de değiştirmek gerekir.
Gazze bugün bize yalnızca İsrail’in zulmünü değil, kendi zaaflarımızı da gösteriyor. Başkalarının zulmüne isyan ederken kendi ataletsizliğimize, duyarsızlığımıza ve küçük hesaplarımıza da isyan etmeliyiz.
Kudüs’ü özgürleştirmek istiyorsak önce zihnimizdeki esareti bitirmeliyiz.
Ve kendimize şu soruyu sormalıyız. Gerçekten özgür bir Kudüs mü istiyoruz, yoksa kendi küçük dünyamızın rahatını bozmadan Kudüs’ün özgür olmasını mı bekliyoruz?