Nevzat Kaya

Kime Karşısın Değil, Kimin İşine Yarıyorsun?

Nevzat Kaya

Son günlerde Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı üzerinden yeniden önemli bir tartışma yaşanıyor. Hukuki sürecin nasıl sonuçlanacağını elbette yargı belirleyecek. Fakat bu mesele bize daha önemli bir soruyu sormayı gerektiriyor.

Bir Müslüman, fitne ve tehditlerin arttığı bir dönemde kullandığı dilin nereye hizmet ettiğini hiç düşünmez mi?

Alparslan Kuytul’un 15 Temmuz gecesi yaptığı konuşmanın tamamını dinlediğimde, “darbeyi arzuluyordu” şeklinde bir şey söylemek bana doğru gelmiyor. Ancak darbeden yaklaşık bir hafta sonra kullandığı “tiyatro” ifadesi de benim açımdan ciddi biçimde eleştirilmesi gereken bir açıklamaydı. Çünkü 15 Temmuz bu ülkenin yaşadığı gerçek bir darbe teşebbüsüydü. İnsanlar öldü, Meclis bombalandı, millet tankların önüne çıktı.

Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta ise bundan daha önemli.

Daha darbeden kısa bir süre önce Erdoğan’ın siyasi geleceğinin tehdit altında olduğunu, “kaleminin kırıldığını” ve kendisine verilen itibarın elinden alınacağını ifade eden değerlendirmeler yapıyordu. Kırpılmamış konuşmalarını dinlediğimizde, bu ifadeleri Erdoğan’ın siyasi geleceğinin değişeceğine ilişkin bir öngörü veya tespit olarak dile getirdiği, bunu kişisel bir arzu şeklinde ortaya koymadığı görülüyor. Peki o halde şu sorunun cevabı nedir?

Madem Erdoğan’ı devirmek isteyen güçlerin var olduğunu ve bunların küresel hegemonya anlayışını, hatta küfür zihniyetine sahip olduklarını biliyorsunuz, o halde yıllar boyunca kullandığınız siyasi dilin önemli bir bölümünün, Erdoğan’ı yıpratmaya çalışan çevrelerin diliyle neden kesiştiğini hiç sorguladınız mı?

Elbette Erdoğan veya hükümet eleştirilemez değildir. Eleştirinin bittiği yerde putlaştırma başlar. Fakat eleştirmek başka, sürekli itibarsızlaştıran ve toplumsal gerilimi büyüten bir siyasal dil kullanmak başka şeydir.

Burada bir başka hususu da birbirinden ayırmak gerekiyor.

Türkiye’de İslam’ı, tevhidi ve ahlaki değerleri anlatan çok sayıda vakıf, dernek ve cemaat var. Bunların İslam’ı anlatması, tevhidi gündeme getirmesi veya insanları din konusunda bilinçlendirmesi özellikle Erdoğan iktidarı döneminde suç olarak görülmedi. Dolayısıyla herhangi bir İslami yapıya yönelik hukuki işlemi yalnızca “İslam’ı anlattıkları için yapılıyor” şeklinde açıklamak doğru değil.

Varsa adli veya adi bir suç, suçun karşılığı hukuk içinde aranmalıdır. İddialar doğruysa hesabı hukuk sormalıdır. Yanlışsa yine hukuk ortaya koymalıdır.

Yine burada özellikle bir hususun altını çizmek istiyorum. Gelinen nokta benim şahsi arzum veya herhangi bir kişi ya da yapıya yönelik bir temennim değildir. Burada ortaya koyduğum değerlendirmeler, gördüğüm tabloya ilişkin bir durum tespitidir. Kabul edilir veya edilmez, eleştirilir ya da destek görür. Elbette buna saygı duyarım. Benim derdim birilerini mahkum etmek değil, yaşananları daha geniş bir çerçeveden okuyabilmektir.

Fakat bana göre meseleye sadece bugünün siyaseti üzerinden de bakamayız.

Türkiye çok ciddi bir güvenlik döneminden geçiyor.

Benim kanaatim, Türkiye’nin bölgesinde ortaya çıkabilecek geniş çaplı bir savaş ihtimalini artık ciddi biçimde hesaba kattığı ve buna göre hazırlık yaptığı yönünde. Kanayan Gazze meselesi, Suriye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler, bölgedeki tehditlerin değişmesi ve yeni jeopolitik dengeler Türkiye’nin güvenlik stratejisini yeniden düşünmesini zorunlu hale getirdi.

Savunma sanayiindeki baş döndürücü gelişmeler de bu hazırlığın önemli göstergelerinden biri. Devletin kendi belgelerinde de güvenlik ortamındaki hızlı değişimlere uyum, caydırıcılığın artırılması ve savunma sanayii kapasitesinin güçlendirilmesi açıkça öncelik olarak ortaya konuluyor.

Bana göre ülke, ekonomik ve stratejik anlamda giderek bir savaş ekonomisi psikolojisine de yaklaşıyor. Bunun sebebi mutlaka savaş çıkacağı anlamına gelmez. Tam tersine güçlü bir savunma kapasitesinin amacı savaşı önlemek ve caydırıcılığı artırmak da olabilir. Fakat bölgenin bu kadar hareketli olduğu bir dönemde devletin toplumsal bütünlüğe ve iç barışa her zamankinden daha fazla önem vermesi de anlaşılması gereken bir durumdur.

Tam da bu noktada “Terörsüz Türkiye” sürecini yalnızca terörle mücadele başlığı altında değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu sürecin bir boyutu da Türkiye’nin iç dinamiklerini daha sağlam hale getirmek, iç cepheyi güçlendirmek ve dışarıdan gelebilecek tehditler karşısında toplumsal dayanıklılığı artırmak olabilir. Nitekim devlet yetkililerinin açıklamalarında da “Terörsüz Türkiye” hedefi açık biçimde “iç cephenin güçlendirilmesi” ve toplumsal bütünleşmeyle ilişkilendiriliyor.

Çünkü yarın bölgede daha büyük bir savaş veya güvenlik krizi ortaya çıktığında, devlet açısından sadece sınırların güvenliği değil, içerideki toplumsal bütünlüğün korunması da stratejik bir mesele haline gelir. Ülke insanının kafasını karıştırabilecek, toplumda ayrışmayı derinleştirebilecek, farklı kesimleri birbirine karşı konumlandırabilecek ve iç dinamizmi yıpratabilecek söylem ve faaliyetler bu açıdan daha hassas değerlendirilebilir.

Dolayısıyla bugün devletin bazı kişi, yapı veya çevrelere yönelik operasyonlarını yalnızca günlük siyasi tartışmalar üzerinden okumak eksik kalabilir. Güvenlik perspektifinden bakıldığında devletin, toplumsal huzuru ve iç bütünlüğü tehdit etme potansiyeli taşıdığı değerlendirilen kişi ve yapıları daha yakından takip etmesi ve gerektiğinde müdahale etmesi de bir güvenlik politikası olarak düşünülebilir. Burada belirleyici olanın ise kişinin veya yapının dini kimliği değil, somut eylemleri, söylemleri ve bunların doğurabileceği güvenlik ve toplumsal sonuçlar olması gerekir.

İşte tam bu noktada, toplumu gerecek, kutuplaştıracak, ülkenin iç barışını bozacak ve güvenlik açısından yeni fay hatları oluşturacak her türlü söylem ve eylemin devlet tarafından daha dikkatli takip edilmesi mümkündür.

Bu, İslam’ın susturulması anlamına gelmez.

Bu, tevhidin susturulması anlamına da gelmez.

Devletin asıl hassasiyeti, İslami düşüncenin varlığı değil, toplumsal huzuru ve ülkenin bütünlüğünü tehdit ettiği düşünülen faaliyetler olabilir.

Böyle bir dönemde herkesin, özellikle de toplum üzerinde etkisi bulunan insanların, kullandığı dilin sonuçlarını daha fazla düşünmesi gerekir.

Çünkü bazen insan karşı olduğu güçlerle aynı hedefte değildir. Fakat kullandığı dil, oluşturduğu atmosfer ve ortaya çıkardığı sonuç bakımından onların işine yarayan bir noktaya savrulabilir.

İmam Şafii’ye nispet edilen meşhur bir söz vardır. Fitne zamanında kimin yanında durulacağı sorulduğunda, “Düşmanın oku nereye gidiyorsa ona bakın” anlamında bir ölçü ortaya koyar.

Sözün isnadı ayrıca tartışılabilir. Fakat düşüncenin kendisi önemlidir.

Fitne zamanında yalnızca kimin ne söylediğine değil, söylenen sözün nereye doğru yöneldiğine de bakmak gerekir.

Benim Alparslan Kuytul konusunda anlamakta zorlandığım mesele tam olarak budur.

Eğer gerçekten Erdoğan’ı devirmek isteyen güçlerin bulunduğuna inanıyorsan, eğer bu ülkede bağımsızlığa ve İslami değerlere karşı bir tehdit olduğunu düşünüyorsan ki bu doğrudur, o zaman kendi söyleminin de bu tablo içerisindeki yerini sorgulamalısın.

Çünkü mesele sadece “Erdoğan’ın yanında mısın, karşısında mısın?” meselesi değildir.

Mesele adalet, basiret ve tutarlılık meselesidir.

Ve bugün belki de hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben kime karşı konuşuyorum?” dan önce, “Benim konuştuğum dil kimin işine yarıyor?”

Bazen hakikati aramak sadece doğruyu söylemek değil, söylediğimiz doğrunun bizi ve toplumu nereye götürdüğünü de görebilmektir.

Yazarın Diğer Yazıları