U/mutsuzluk
Nesibe Aldemir
Hayata sıkı sıkıya bağlanmış yaşlılarımızı görünce içimi hem hayret kaplar hem de neşe.
Onların hayata dört elle sıkıca sarılarak umutla nefes almaları, umudumu kaybettiğim zamanlarda beni son derece mahcup eder. Kendimi tazelemediğimi hatırlatır.
İnsan vücudunun belirli zaman ve dönemlerde yenilendiği söylenir bilim araştırmalarında.
Hücreler, deri ve cilt kendini sürekli yeniler. Deride açılan yaralar zamanla kabuk bağlar ve yok olur. Zira kimisinde iz kalsa da deriyle bütünleşir zamanla.
Yaşlılar belli bir ruh dinginliği içinde yaşarken umutları daima taze ve hayata bakış açıları olabildiğince geniştir. Hepsi olmasa da büyük bir kısmı yaşanan uzun yılların ruhlarında açtığı yarayla bütünleşmiş, hayatın tüm yüzünü görmüş ve geçirmiş olmanın olgunluğundadır. Bu olgunluğa erenler, umutlarını her yeni doğan gün ile tazelemeyi bilirler. Fakat günümüz insanı özellikle de gençler u/mutsuzluk içinde yaşıyor hayatı.
Tabiri caizse canından bezmiş, güne ve güneşe küskün, siyah giysilerin içinde kara düşler kuran bir gençlik büyüyor dünyanın kenarında kıyısında. Okul, sınav ve not koridorlarında geçen ömürleri soluk maviye çalıyor. Neşesi valizin en dip köşesine sıkışmış ve gülmeyi unutmuşlar. Ömürlerinin ilkbaharında solmaya yüz tutmuş ne kadar da genç var. Orta yaş insanımız da çoğu zaman bu gruba dahil oluyor. Geçmişin içinde açtığı yaraların iziyle bütünleşmek yerine o yaraları tekrar neşterleyip açıyoruz. Ve bitmeyen bir u/mutsuzluk sarıyor gönlümüzü. Yaralar açık ve enfeksiyona müsait bir şekilde yürüyoruz yaşam koridorlarından. Sonra insanların özellikle de yaşlıların içini saran yaşama sevincini görünce bir mahcubiyet alıyor gönül dünyamızı. Bitmiş umutlarımız, tükenmiş neşemiz, ışığı çalınmış g/özlerimiz, çaresiz bir hastalık gibi ruhumuzu saran "mükemmeliyetçilik" ile yaşama sevincimizi körelttik ve köreltmeye de devam ediyoruz. Bir sonbahar yağmuru gerek belki de içimizin tozlarını alıp götürecek. Biraz soğuk biraz sıcak esen rüzgarla tazelenecek umudumuz. Sonbahar gibi. Ömrünün sonbaharında yaşayanlar gibi. Belki de koca çınarların altında uzun uzun aldığımız nefesler bizi kendimize getirecek. Ve belki de kadim kültürümüzün bize bıraktığı mirasta gizli u/mutsuzluklarımızın ilacı. Ve dahi huzur evlerinde "huzursuzluğa" terk ettiğimiz sonbaharlardan koptuk diye bunca mevsim kargaşamız.
U/mutsuzluğuna çare arar durur insan. Mevsimler gelip geçerken bu arayışı daha derinden hisseder. Bu hisler onun ya dirilişine vesile olur ya da kalben ölümüne. Dirilişi seçenler özündeki kırıntılara ulaşma imkanı bularak umutlarını tazeleyebilirler. Ve fani ömrün ebedi yolculuğa uzanan dünya durağında olduklarını yeniden hatırlarlar. Bu hatırlamayı fırsat bilerek günün yani yirmi saatin değerini bilerek yaşamak için gayret ederler. Fakat kalben ölümü seçenler ne sonbaharı bilirler ne de ilkbaharı. Onlar için siyah ve kalın bir perdenin arkasındadır hayat. Mevsimsiz yaşarlar. Ve hesap edemezler yeni doğan günün ışığındaki bereketi bolluğu. Kalbimiz diriltip dokunduğumuz yerlere ilkbahar olabilmek duasıyla Allah'a emanet olunuz.
Vesselam.