Nesibe Aldemir

Kolaylaşırken Zorlaşan Hayatımız

Nesibe Aldemir

Modern zaman, insanın mutluluk ve memnuniyet anlayışını hayli değiştirdi. Sosyal ilişkilerde kurulan bağlar, akrabalık ve arkadaşlık ilişkileri, hayatımızı kolaylaştıran onlarca teknolojik aletlere rağmen inceldi. Görselliğin ayyuka çıktığı şu çağ, insanın un ufak dağılan, parçalanan özünden bihaber. 

Kalabalık masaların etrafında şen şakrak çekilen fotoğraflar sosyal ağlarında kapladığı yer itibariye yirmi dört saatlik hikâyeden öteye geçemiyor. Hastalarımız, ulu çınarlarımız yalnızlığa gömülü yaşıyor. Doymayan benimiz her günden biraz daha ç/almanın derdiyle yanıp tutuşuyor. 

Hayatı kitap satırlarının ötesinde yaşamadıktan sonra ne anlamı vardı harflerin, hecelerin, kelimelerin? Hoşgörüyü övmek ve yaşamakta paragraflardan öteye gidemiyorsa kalbimiz, onun ne kadar canlı olduğunu savunabiliriz? Yine merhametin yüceliğini pırıl pırıl cümlelerle anlatan kitaplarımız, tozlu raflardan yüreğimize sızmıyorsa okumalarımızın bir göz egzersizden farkı kalmıyor demektir. Bizi sonsuzluğa taşıyacağına inandığımız meselemiz, kendimizi aşıp yanı başımıza dahi ulaşmıyorsa hangi güzellikten bahsedip onu dalga dalga yaymanın ferahlığını yaşayacağız?

Ekonomiye, siyasete kafa yorduğumuz kadar tüm gerçekliğiyle hayatımızı saran ölümü ne zaman gündemimize alacağız? Ölüm gerçeğinin gündemimizin bu kadar dışında kalmasının sebebi ne? Yoksa her birimiz yaşayan ölülere mi dönüştük? 

Duyarlılığımızın azalması, dünyaya sıkıca bağlanmamız, sevgi ve merhametin özlü sözlerde asılı kalması, menfaat ve çıkar üzerine kurulu bağlardan lezzet alamayışımız… Hepsi yapay dünyalarımızı süsleyen rutinlere dönüşmüş fiiller. İnsanı derinlikten soyutlayan, ruhundan uzaklaştırıp yüreğine hasret bırakan haller. 

Ama büyüdük ama geliştik. Hayatımızı kolaylaştıran teknolojilere rağmen birbirimize eskisinden daha çok yük olduk. Misafirlerimizi rengârenk, çeşit çeşit kurduğumuz sofralarda ağırlamamıza rağmen onların yüreklerini bir türlü doyuramıyoruz. İki tezadı uç noktalarda yaşamak denen bu vaziyetler, gönüllere değil sadece midelere hizmet etmenin sonucudur. Evet, canla başla ve iştiyakla yaptığımız hazırlıklardır bunlar. Fakat içine riya ve acaba ne derler korkusunu karıştırdığımız emekler, içtenliğini yitirip manadan maddeye dönüşmektedir. Vaziyet böyle olunca insanlar birbirinden bir adım öteye kaçmaya başlıyor. Çünkü kendisine yapılan her türlü ikramdan memnun olmaya niyeti olmayan insanları, tam manasıyla memnun edebilmek imkânsızdır. 

Nedenleri sonuçları sorgulayabileceğimiz büyükçe bir sofra gerek bize. Hangi eylemlerimizi O’nun rızasını gözeterek yapıyoruz, delice hazırlık yaptığımız misafirlere kendimizi kabul ettirme ve beğendirme mücadelemizi başka nerelerde veriyoruz, gönülce kuramadığımız bağları kamufle etmek için mi harcadığımız efor? Aklı tatlının şerbetinin kıvamında olmayışında kalan, sofrayı hazırlamak için verilen emeği hiçe sayan; sayın sevgili misafirlerimiz mi bizi kurtaracak değerli dostlar?

Sonsuzluğa uzanan kapıları çalmaktan daha evla olan da nedir hayatımızda? O’nun değil de sadece O’nun yarattıklarının rızasında mı gözümüz? Sahi kapılıp gittiğimiz moda rüzgârı, “el allem ne der” düşünceleri bir gazel gibi ömrümüzü savurup durmakta. Bu savruluşa dur diyebilenlere ne mutludur ki onlar bilincin aynasından geçip attıkları adımların nereye gideceğini düşünerek hareket etmektedirler. Bu düşünceler sayesinde insan insanda demlenir ve dinlenir. İnsanın insanı yormadığı bilakis dinlendirdiği bir hayatı yaşamak çok mu zor? Bu sorunun cevabını gelin beraber düşünelim değerli gönül dostları. Belki bu vesileyle açık arayanlardan değil açık kapatanlardan olmaya gayret ederiz. Ola ki gönül bağıyla hazırlanıp içilen bir bardak taze çayın sıcaklığı yüreğimizi ısıtır, vesselam. 

Yazarın Diğer Yazıları