Bedenden Önce Kaybettiğimiz Ruhlar
Nesibe Aldemir
Yaşanmışlığın izini sürmek, mazinin kollarında eskiyen eşyaların hikayesini merak etmek insanoğlunun özünde var. Modern dünyanın hızlıca tüket ve at mantığının dışında bir mantaliteye sahip bu merak, insanları antika eşyalara bir yığın paralar harcamayı göze aldırır.
Gezdiğimiz müzeler, tarihi evler geçmişimizle olan köprüden geçirir bizi. İtiraf edemezsek de o günlerde yaşamış olmayı istemeyenimiz azdır. Daima üretmek ve çözüm bulmak üzerine kurulu olan bu düzenin insanı yıprattığı aşikardır. Şu an teknolojiyle kolaylaşan hayatlarımız, içindeki bulunduğumuz lüks yaşantı çağın insanını mutlu etmeye yetmiyor. Hatta elindeki nimetlerin farkında olanların sayısı oldukça az. Az çoktur anlayışından uzak düşen günümüz insanı, madde ile kurduğu bağdan mutluluk dilendiği için mana ile kopuk halde yaşıyor. Bu yaşam şekli kullan, tüket, at mantığına dönüşüyor. Gel görelim ki kullanıp attığımız plastik şişelere benzemiyor duygular, hisler… Onları da olur olmaz şekilde kullan, tüket, at mantığıyla kullanmaya kalkıyoruz. Oysa insan denilen varlık akıl ve kalbiyle zihin dünyasını inşa ederek yaşar. Gelişigüzel yaşanan hayatlar gelişigüzel karalanan bir sayfa gibidir. Geriye dönüp okunduğu zaman insanın ruhunu karartır ve daraltır. Buradan sonraki durak ise girilen psikolojik burhandır. Öyle ya son dönemlerde hem yaşadığımız şehirde hem de dünya genelinde intihar rakamlarında ciddi artış gözlemlenmektedir. Ruhun çıkmaz sokaklardan sürüklenip geldiği bu neticeye özellikle genç yaştaki kardeşlerimiz varıyor.
Dijital dünyanın içinde hızlıca mukayese edilen hayatlar, kumar denilen illetin tek tuşla elimizin altında olması, sergilenen bedenler, geri dönüşü olamayan fiiliyatlar gençlerin hayatının hızlıca kaymasına sebep oluyor. İçinden çıkılmayacak hallere gelen gençler ise tek çıkış yolunu canına kıymakta buluyor. Toplum olarak bu kayıplara üzülürken bizler bu olanlarda ne kadar payımız var diye düşünüyor muyuz? Sadece haberleri okuyup derin bir üzüntüye kapılmak bizi yeterince insan kılıyor mu? Yanımızda, yöremizde ruhu ıstırapta olan gençlerimizin farkında mıyız? Aslında sadece gençler değil yalnızlığın ve anlaşılmamış olmanın acısıyla kıvrananlar.
Yeni dünya düzeni insanı tek tipleştirmeye çalışıyor bu konuda hem fikiriz. Maziye olan özlemimiz de bu tekdüze hayatın sıkıcılığından geliyor. Gençlerin ruhu kaybolup gidiyor adeta bedenlerinden önce. Hepimizin günlük rutin olarak kaydırdığı videolarda sınırsız bilgiye ulaşmak da deva olmuyor dertlerimize. Sanırım insanın insanla olan temasını, ünsiyetini sekteye uğratan da her birimizi cam fanuslara hapseden dijital dünya. “Gördün mü baksana kaç tane görüntülenme almış videomuz” dedi heyecanla yanındaki gence yine kendiyle yaşıt olan genç. İnanılmaz bir mutluluktu g/özlerinden okunan. Kısa süren, haz veren ama lakin doyurmayan… Belki de gerçek hayatta kimsenin onu görüntülemediği genç…
Şimdi maziden el işlemeli, aynalı bir tarak uzatsalar diye geçirdi içinden meczup. Önce kimin saçlarını tarardın diye sordu yine kendine. Ve baktı buğulu aynadan yüzündeki çizgilere. Sonra uzandı kalbinin dağılmış saçlarına… Ve yine uzandı geçmişten gelen eşyalara. Bu defa bir iğne idi eline ulaşan. Ve başladı ruhundaki sökükleri dikmeye. Usul usul, acele etmeden, gerektiği yerde çiçekli kumaşlardan yamalar yaparak.
Sökük olsa da ruhunuzun libası, karalanmış olsa da sayfalarınız yeniden başlamak isteyene her daim bir çıkış kapısı vardır. Ne yaşanırsa yaşansın doğruya, iyiye giden bir vasıta illaki geçecektir beklediğiniz duraklardan. Yeter ki hayata ve onu Var Edene olan inancımızı kaybetmeyelim vesselam…