Nesibe Aldemir

Kimin Kalıbı 2

Nesibe Aldemir

Geçen hafta kek kalıbıyla zihin kalıplarımızı birbirine benzeterek zihinsel kalıp kavramının üzerinde durmuştuk. Zihinsel kalıplarımızın hayata bakışımızı daralttığını vurgulamıştık. Gelelim bu kalıpların oluşum sürecine ve koşullarına.

Coğrafya kaderdir diye meşhur bir söz vardır bildiğiniz üzere. Yaşadığımız coğrafyanın iklim koşullarına uygun inşa edilir evler. Ve yine o iklim koşullarının etkisiyle şekil alır tarımsal üretim. Ticareti, sanayiyi coğrafi şekiller belirler. İşte insan da bulunduğu çevrenin etkisiyle şekillenir. Konuşması, duruşu, fikirleri ve hayata bakış acısı yaşadığı çevrenin iklimine göre değişir. Bu minvalde belirli bir yaşa kadar maruz kaldığı çevrenin etkisiyle yaşarız. Ne zaman ki farklı çevreleri görür, farklı iklimleri tadar o zaman değişir fikir dünyamız ve hayata bakışımız.  Bu deşiğim bazen olumlu bazen de olumsuz yönde olabilir.

Hani dünya görmüş diye tabir edilen bir deyim vardır. Burada anlatılmaya çalışılan dünyayı gezmekten ziyade dünyanın ve insanın çeşitli hallerini görmüş deneyimli insan modelidir. Daha geniş pencereden olaylara bakabilen, muhakeme yeteneği gelişmiş, her şeyin ötesinde insan denilen varlığı anlamaya ve anlamdırmaya çalışırken kalıpların ötesine çıkabilen insanlara dünya görmüş demek yerinde olmaz mı? Peki böyle bir insan olmak için coğrafya coğrafya gezmek mi gerekir? Dünyanın öbür ucuna gitmek şart mıdır? Zihin dünyamızı aydınlatıp, bakış açımızı genişletmek için sürekli başka yerlere seyahat etmek mi gerekir? Bu konu çok tartışılmış ve kesin bir sonuca varamamıştır. Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? Okul sıralarında yaptığımız münazaralarda bu soruya muhatap olmayanımız kalmamıştır. Fakat öyle aşikâr ki ne çok okuyan bilir ne de çok gezen. Bilmeyi bilen bilir esasen. Bilmenin ilk bilgisi ise kendin bilmektir. Kendi coğrafyasına hakim olmayan gezgin isterse dünyayı gezsin yine de zihinsel kalıplarını kırıp bir adım öteye gidemez.

Kimin kalıbında yaşadığını bilmeyen nice kalıplar imar eder zihinde. Bu kalıplara koyar çevresinde gördüğü insanları. Ve başlar yargılamaya kaç yaşına gelmiş daha evlenmemiş, kaç yaşına gelmiş henüz anne baba olmamış, elinden kitap düşmüyor sanki alim olacak, bir şeyden anladığı yok bir de falan mesleği yapıyor, o çuval gibi elbisenin kendisine çok yakıştığını sanıyor, çocuklarına çok düşkün, çocukları umurunda değil, hiç eve girmiyor, hiç evden çıkmıyor, niye boşandı, neden onunla evlendi, böyle düşünmesi çok saçma, o renk giyilir mi… Diye uzayıp giden kalıp ifadeler zinciri, hangimizin diline değmedi ki? İnsanların ne yaşadığından bağımsız olarak geliştirdiğimiz bu zihinsel kalıp ve yargılar bizi kimseden üstün kılmaz. Öncelikle bunu kafamıza ve gönlümüze yerleştirelim. Birinin ayakkabısının yıpranmışlığından söz etmeden önce onun geçtiği yolları tahayyül edelim. Böylece genişlesin bakış açımız. Birini ya da birilerini yargılarken kalıp yargılarımız gözden geçirelim. Kimin standartlarına uygun bir hayat çiziyoruz? Kimin ezberinde yürüyoruz bu yolları? İnancımızı ve değerlerimizi çok mükemmel yaşadığımıza inanarak kimi darağacına götürüyoruz. Kimlere müebbet yediyor, kimleri yargısız infaz ediliyoruz…

Oysa insan kalıptan öte bir varlıktır. Değişen, dönüşen, olgunlaşan, yeri geldiğinde yıpranmış ayakkabılarından vazgeçebilendir. Onu, kalıplara sıkıştırıp kendinden vazgeçirmek yerine yaşamımızla ve eylemlerimizle ona yeniden hayat olmak mümkündür. Zihnimizdeki kalıpları kırmakla başlayalım işe. Bilmelerin tacı olan “kendini bilmek” bilgisiyle kuşanalım akabinde. Sonrası zaten aydınlık bir gönül ve zihin dünyasıdır. Bir de unutmayalım ki coğrafya kader olsa da zihinlere yerleşmiş kalıplar ve prangalar kaderimiz değildir vesselam. 

Yazarın Diğer Yazıları