Nesibe Aldemir

İçten İçe

Nesibe Aldemir

Gözü telefon ekranında geçen ömrümüz bizi yüzeysel yaşamaya itiyor. Okumayı unuttuğumuz çehreler gittikçe yabancılaşıyor bize.

Bu yabancılaşan hallerimiz gurbet misali bizi birbirimize hasret kılıyor. Derdini tam anlamıyla anlatamayan çağın insanı, kelimelere küsüyor âdeta. Sessizlik ve suskunlukta bulduğu çareyle bir bankın üzerinde yalnız şekilde yaşıyor hayatını. Etrafını saran kuru kalabalık insanlar tablo misali donuk bir şekilde duvarda asılı duruyor. Duygusuz, hissiz ve kelimesiz... Arada öz çekimle gülen yüze dönüşen halleri tabloya flu bir renk katsa da büyük resim hep aynı soğuklukta. 

Hep mükemmeli arayan bu soğuk tablolar insanı yalnızlığa ve çaresizliğe zorluyor. Modern dünyanın dayattığı kalıplaşmış, köşeli hayat modeline girmeye çalışan insanımız zamanla r/engini yitiriyor. Desinler putunun her yeri kuşatan zincirlerine ayağı dolaşmayanımız yok sanırım. Nişanımız böyle güzel olsun, düğünlerimiz şöyle abartılı olsun, doğum günleri şölene dönüşsün, kutlamalarımız sosyal medyayı yerinden oynatsın. El âlem ne der kâbusu bizi yavaş yavaş yiyip bitirirken hem zamanımız hem de maddi imkânlarımız desinler putuna feda olmaktadır. Fakat ne yazık ki tüm bunlara rağmen içimizde bir yerlerde tatmin olmayan bir dünyanın ayak sesleri uykumuzu bölüyor.

Menfaat ikliminin hâkim olduğu şu fani dünyada ruhumuz acı acına dolaşıyor ortalıkta. Ne muhabbetlerin derinliği kaldı ne de yürekten gelen nağmelerin. İçtenliğin yerini sığ sular aldı. Yan yana saatlerce oturan insanlar birbirlerini tanımaktan aciz. Kalbimiz altın tepside sunulan kalıplara sığmak mücadelesi veriyor. Sorgusuz sualsiz girdiğimiz bu mücadele bizi biz olmaktan çıkarıyor. İnsan olmanın ve insan kalmanın dışında kalan bu yersiz eylemlere ayak uyduramayanlar, çağ dışı kalmakla suçlanıyor. Modern dünyanın gösteriş meraklıları olarak halay başını çekenlerimiz yine modern bir sarhoşlukla yaşıyor. Geçici dünyevî hazların peşinde sürüklenirken, hayatı girdikleri kalıptan ibaret sanıyorlar. Günler birbirinin aynı, akşamlar TV dizilerine emanet, geceler tefekkürden uzak geçiyor. Gelen günü giden güne benzetme telâşıyla ne mevsimlerin verdiği duyguyu tadıyoruz ne de toprağın teninde can bulan yağmurun sesini dinliyoruz. Kalabalık caddelerde kayıp olmuşluğumuzu kabullenerek g/özümüzü göğün eşsiz mavisiyle dans eden bulutlardan mahrum ediyoruz. Görüntüde hep iyiyi hep güzeli yaşayan biziz zaten. Tüm besteler bize yazılmış, tüm dünya bize hayran, hayatımız biricik, en temiz ve düzenli ev de bizim... 

Hadi oradan sende canım daha neler diye bir seslenen yok mu bize? Uyumaya ve uyutmaya mı geldik bu dünyaya muhteremler? Ne güzel de boyuyoruz birbirimizin gözünü. Sahi içinde esen fırtınalardan kimin haberi var? Mutluluk diye dayatılan onca gereksizlik içinde kaybolan kalbini ne vakit aramaya çıkacaksın? Unutmaya yüz tuttuğun o tozlu sandığını ne zaman açacaksın? Tel tel işlediğin o dantelleri ne vakit sereceksin gönüllere? Sahi sararmış mı gergef gergef işlediğin nakışların? Merhametin canlı renkleriyle kumaşa özenle d/okumuştun her birini. Bir çocuğun kalbiyle buluşmadan mı sarardı onca emeğin? Ve günlere takmayacak mısın oyalı ipek yazmanı? Yazgısını değiştirmezdi insan ama yazmasını neden değiştiremez ki? Kenarı ince ince oyalanmış her bir modelinde insana yakışan ayrı bir güzelliği taşıyan yazmalar... Her gün biriyle oyalanalım ve tazelenelim. Olur da kırılır kalıplar. Ve geliriz kendimize/özümüze. Huzur kapımızı aralar ve insanlığımız pekişir. Belki son bulur gereksiz çekişmeler. Hülasa, soralım kendimize içten gelen güzellikleri yaşamanın hayal olduğu bir dünya, hangimize saadet getirir ki? 

Vesselâm.

Yorumlar 1
fahtttn 15 Ekim 2022 13:00

ne kadar güzel bir kalem baska söze gerek yok

Yazarın Diğer Yazıları