Geçerken Zamanın Kıyısından
Nesibe Aldemir
Sessizce ölüme terk ettik bizi yapan değerleri, hasletleri… Sadece ne yiyip içtiğimizi ne giyinip giyinmediğimizi konuşur olduk. Evlatlarımızın akademik başarıları ve eğitimini de ekledik konuşmalarımıza. Bizden ala insan yoktu apartmanların katlarına sıkıştırılmış dünyalarımızda. Seri üretim gibi birbirine benzeyen hayatlarımızda mutluluğu arayıp bulamayanlardan olduk. Bize verilmiş emanet ömrü yarış pistine çevirdik.
Toplumun ve nefisimizin bizden beklentisi hep daha iyisi oldu. Bu beklentiler içinde un ufak olduk. Ruhumuzu saran zifiri karanlıklar huzurumuzu kemirdi. Doyduğumuz halde kendimizi daima aç hissediyoruz. Tıka basa doldurduğumuz derin dondurucular, soluksuz yapılan kış hazırlıkları, giymediğimiz halde dolaplarımıza sığmayan kıyafetler…
Sahi insan ne ile yaşar? Hava, toprak, su kadar neye ihtiyaç duyar? En lüks lokantalar, en özel tatlıları yapan pastaneler, en marka kıyafetler, en iyi eğitimi veren eğitim kurumları… Olduk mu? Yine olmadık. İçimizdeki onulmaz bir sefalet, sürükler durur bizi oradan oraya. Kendi içimizin yoksulluğunu görmemek için etrafımızdaki insanlarla uğraşmayı şiar ediniriz. Onların elinde olan veya olmayan imkanla ilgilenir, bol bol dedikodusunu yapar kendimizi rahatlatırız. Çünkü dökülmüş kalıplarda işleyen zihnimiz görünenle meşgul ve işgaldir. Madde üzerinden işleyen bu çağ insanlığı yüksek rafa kaldırmış durumda.
İyi niyetli insanlar ahmak muamelesi görürken iyilik sahnenin arkasından ön kısma geçemez oldu. Kötülüğün hızlıca yayıldığı kaydırmalı vidolar dünyası düşüncelerimize ve hayat şeklimize yön verdi. Bizi hep mağdur ve acınası gösteren gönderiler dünyasında kendimize acıyıp durduk. Bütün haksızlar bize yapıldı. Bütün kötülükler bize işlendi. İyi de bunca haksızlığı ve kötülüğü yapan kim? Bizi geçmişin pas kokan o nemli odalarına kim hapsetti? Annelerimizin, anneannelerimizin, babaannelerimizin yaşadığı geçmişten daha mı karanlıktı odalarımız? Konfor bizi yavaş yavaş çürütürken geçmişin pas kokusunu da çektik içimize. Böylece kıyas girdi gönül otağımıza. Ardından şükretmeyi unuttuk. Daha fazlası diye arzularken bize ait olan hazinelerden bir bir vazgeçtik… Kanaat etmek, az çoktur diye bilmek, sade bir çay ile sadece birbirimizi arzuladığımız için kapılarımızı çalabilmek… Yitirdik dostlar. Kendimiz olmamızı istemeyen, değerlerimizin köklerini çürütmeye kalkan bu çağda insanlığımızı yitirdik. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk. Batının kulağımıza fısıldayıp durduğu öğretilerin yanında irfanı, hakikati, dostluğu, duruluğu, saflığı(temizliği), samimiyeti, samimi niyeti…
Şimdi tek tesellimiz sahip olduğumuzu düşündüğümüz ev, araba, evlat, eş, mal, mülk, mevki makam… Belki onlar bize sahip. Ne dersiniz? Hadi toparlayıp c/esaretimizi düşünelim hayatımızın tam merkezinde olan kimdir ve nedir diye? Bunları itiraf etmek zor. Yoktan Var Eden yerine varlığa yüklediğimiz anlam karmaşası yüzünden esaretimiz. Yolda yürürken ihmal ettiğimiz güzellikler, mevsimlerden habersiz geçen ömrümüz. Pazar tezgahlarını süsleyen sarı limonlar misali dışımız parlak ve pürüzsüz. İçimiz ise deprem sonrası yıkık, dökük bir şehir misali bir türlü toparlanmak bilmiyor. Bu gidiş nereye diye sorgularken zaman deli bir rüzgâr gibi çarpıyor yüzümüze… Ve üşüyor ruhumuz bu deli çağın ortasında… Döküyor yapraklar sarı düşler durağına vesselam.