Boş Kovalarımız
Nesibe Aldemir
Hayat meşgalesi olmayan insanlar, bulundukları boşluğun etkisiyle etrafına olabildiğince zarar verme eğiliminde olurlar. Kendi hayatlarına kör olan bu minvaldeki insanlar, başka hayatlara ayna olmaya kalkışırlar. Bu eylem insanı kaybolup gittiği boşlukların içinde eritir ve yok eder.
Tüm bu eşsiz varlığın ve kâinatın içinde yoksunluk ve yoksulluk çekenler hem kendini yer bitirir hem de yakın çevresindeki insanları. Kendine emanet verilen ömrün içini doldurmakla yükümlü olduğunu unutur çoğu vakit insan. Bu doldurma işlemini irdeleyerek yapmak insanlığın ve kulluğun kalitesini üst seviyelere çeker. O halde “boşluğu” bir tercih olarak yorumlamak yerinde olur sanırım. Hayat mücadelesinde içindeki azmi ve gayreti sonuna kadar kullananlar, hayatına anlam katma çabasında olanlar biraz olsun boşluktan kurtulup kovasını doldurma eğilimindeler. Evet, insan kovasını ne ile dolduruyorsa yine sahip olduğu birikim odur.
Tanıştığımız her yeni insan veya etrafımızda sürekli etkileşim içinde olduğumuz kişiler hayatımıza renk ve değer katar. En önemlisi kovamızı doldurmamızda bize yardımcı olurlar. Fakat öncelikle hayata ve insanlara bu açıdan bakmayı öğrenmemiz gereklidir. Yaşadığımız olumlu veya olumsuz olaylardan çıkaracağımız sonuçlar bizi umutsuzluğa sürüklememelidir. Klasik bir tabirle buradan çıkaracağımız dersler kırık dökük gönlümüze şifa, yolumuza ise ışık olmalıdır. Böyle bakmayı başarabilenler, kaliteli insanları içindeki boş sesleri boş bir şekilde olur olmaz zamanda ortaya çıkaranlar insanlardan daha iyi irdeleyip ayırt etme şansına erecekler. Daha da önemlisi hayata farklı açılardan bakmanın lezzetini tadacaklar. Tabiri caizse bu tadın içinde gizlenmiş baharatların kokusunu duyacaklar. Bu duyumsamalar ise insana hayata olumlu bakmanın penceresini aralayacaktır. Hayata olumlu bakmayı öğrenen insan içinde bulunduğu her hali, karşılaştığı her insanı geniş açılardan değerlendirir. Vardığı sonuçları elekten geçirecek kovasına atar. Kovaya atılan her inci insanı biraz daha olgunlaştırır ve geliştirir.
Hayatı gelişi güzel yaşamanın dışında gerçekleşen bu döngü, ancak kalp ile düşünme fırsatını yakalayanlar için geçerlidir. Hikmeti, gayreti ve anlayışı yok sayarak sadece akıl ile yaşanılacağını savunanlar yolda olmayı değil yolu bitirmeyi marifet sanırlar. Bu nedenle yolun sonuna odaklanırlar. Kovalarını doldurmayı idrak edemezler. Veya yolda olduklarının fakına varmadan yaşarlar. Hatta yola revan olanların ayağına taş diken oluverirler.
Hayatınızda sürekli sorun çıkaranlar, daima halinden şikâyetçi olanlar, her zaman sizdeki veya başkalarındaki eksiklere odaklananlar varoluşlarının kendilerine yüklediği misyondan habersizce yaşayıp giderler. Bu nedenle muhkeme yetilerini zamanla kaybederler. Kendi hayatlarının boş koridorlarında yankılanan tiz sesleri etrafa yaymaktan çekinmezler. Onların karakteri haline gelen bu çekinmezdik hali naif ve ince ruhlu insanların hayatını çekilmez hale getiriyor. O nedenle insan ilk başta kendine ayna tutmalı, ilk önce kendi sesini duymalı ve her şeyden önce kendi yüreğine bakmalıdır. Ve düşünmeli derince, sormalı kendine; ”Hayat denilen yolda yürürken etrafımdaki insanlara yük mü oluyorum, yoksa etrafımdaki insanların yükünü mü alıyorum?” diye. Üstad İbrahim Tenekeci durumu ne güzel de özetler öz damlayan sözleriyle: “Kadim bir nasihat; yük olma, yük al.”
Velhasıl, ömrümüz hızla akıp geçiyorken yaşadıklarımıza ve geçmişimize odaklandığımız kadar yaşattıklarımıza ve bugünümüze de odaklanalım. Belki boş kovamızı doldurmaya başlarız belki de boş koridorlarımıza bir kilim sereriz. Ve ağırlarız insanlığı gönlümüzün odalarında…
Vesselam.