Bir Olamayış Senfonisi
Nesibe Aldemir
Yaşamın her alanını saran imkânlarımıza rağmen bir olamayış zincirinde işliyor hayatımız. Tebessümü çehresinden çalınmış insanlar, hayatından memnun olmayan gençler, karını doyan yüreği aç çocuklar, zamanda dem tutmayan gönüller…
Aynı koridorda defalarca gidip gelen mahkûmlar gibi yaşıyoruz hayatı. Makinalardan farkımızı ortaya koymaya mecalimiz yok. Belki işimize geliyor bu ruhsuzluk belki de yitirdiklerimizi aramak güç geliyor. Nefsimizi saran isteklere cevap aramak daha kolay görünüyor gözümüze. Bakış açımıza yansıyan dar açı yüreğimizi hissetmemize engel oluyor. Bu engellere alışarak yaşamak ne yazık ki en büyük yoksulluktur içimizde. Cevabını arayıp da bulamadığımız sorular yığının sebebi olamayışımızdır. Bir bütünlük içinde yaşayamamak her hücremizi saran illet bir hastalık gibi yakamızı bırakmıyor. Yetmiyor, ruhumuz karanlıklar içinde can çekişiyor. Yaralarımız enfeksiyona açık vaziyette, duygularımız darmadağınık, kendi hayatına kör olan gözümüz günah avcısı misali her daim teyakkuzda.
Yığınla bilgimize ve bildiklerimize rağmen bilgelikten uzak hallerimiz gönlümüzle aramıza uzak mesafeler koyuyor. Sessiz bir çığlık gibi içimizde büyüyor, yoksulluk yüreğimizin her yanını sarmış. Sesimiz boş duvarlarımızda yankılanıp duruyor. Sözler aynı fakat özler farklı… Kendimize uğramadan geçiyor zamanımız. Maddeyle aramızdaki sıkı bağ manayla pamuk ipliğine bağlı. Bu nedenle hemen her şeyden ve herkesten kopma isteğimiz. Kolay siliyoruz, kolay dağıtıyoruz. Yapboz misali sanıyoruz insan yüreğini. Enkaza çevirdiğimiz hayatlardan yüksek mimari eserler talep ediyoruz. Fakat harabeye çevirdiğimiz gönüllerden muhteşem bir tablo beklemek gerçek dışı bir bekleyiştir. Yıkıntıların içinden gelenlerin elbiseleri toz içinde, sözleri hüzün kokar, umutları kırıktır. Ve tüm yaşadıklarına rağmen kendi hallerinde yaşamanın verdiği huzurun tadını bilir onlar. Kimsenin hayatıyla ilgilenmezler. Dertli insanların derdinde bulurlar kendilerini her daim. Ve dahi yeniden dirilişi. Perde perde akan zamanın kıyısına yaslar başını. Yaşamın bir yolculuk olduğunu bilirler. Gelip geçici olanın içinde baki olan güzelliklere yönelirler. Ve daha da güzel olanı seyrederler insanı, doğayı, anı…
İnsanı menfaati uğruna şekilden şekle girmek yorar aslına bakarsanız. Olmayışındaki en büyük sancı budur. Fakat o hastalığının farkında bile değildir. Yolda yolcu olduğunu unutur. Yolun sahibi ilan eder kendini. Elinde kazma kürek ile yaşar. Yolu kendi yaptığını zanneder. Dahası yoldaki tüm engellerin kalkmasını da kendinden bilir. Ve büyütür içindeki kibri, egoyu, hırsı…
Eli avcu dolu olmasına rağmen yüreğindeki boşluklar olamayışına yüzüne vurup durur. Ve kaybeder insan gözlerindeki tebessümü. Matematik hesabından ibaret olan hayatını neyle toplarsa toplasın nasıl çarparsa çarpsın hiçbir işleminin sonucu huzura çıkamaz. Daraldıkça daralan ufku göğün mavisinden nasibini alamaz.
Ah bilmez misin ey insan, hesapların üstünde hesap tutanı? Kendini hapsettiğin mahkûmiyetten kurtarmayı ne zaman düşünüyorsun? Olamayışın bağrında açtığı koca deliği kapatmayı, kaçtığın gerçeklerle yüzleşmeyi ne vakit düşlüyorsun? İçindeki bu özlemi dindirmeyi ve yolcu olduğunu hatırlamayı, madde ile kurduğun bağı mana ile de kurmayı ne zamana bırakıyorsun? Her şeyin çok çabuk tükendiği bir çağda yaşarken içindeki z/enginliklerin farkına varabilseydi insan, olmaya yüz tutardı kalbinin bir yanı. Ve belki fark ederdi acziyetini. Kucak dolusu biriktirdiği malı gözünü perdelemişken aralardı perdeyi ve yüklerini indirirdi bir kenara. Olurda özüyle buluşurdu son nefese varmadan. Vesselam.