Bilmediğini De Bilmemek
Nesibe Aldemir
Bilgiye kolay erişir olmamız hemen her konuda söz söyleme hakkını kendimizde bulmamıza vesile oluyor. Kolay erişilen bilgi yığınlarına varınca kendimizi Everest Dağı’nın zirvesindeymiş gibi hissediyoruz.
Bu hisleri yaşayan iç dünyamız kendini dünyanın en bilgin insanı sanıyor. Çok bilen çok yanılır atasözünün hayata yansıyan canlı halini görmek günümüz dünyasında hiç de zor değil. Sağlıklı beslenmeden psikolojiye, siyasetten dünya ekonomisine, sosyolojiden felsefeye, teknolojiden internete hemen her bir alanda az çok bilgiye sahip olmayanımız yok denecek kadar az sayıda.
Bu kadar bilgi yığını içinde olmamıza rağmen bildiklerimizi uygulamakta hayli zorlanıyoruz. Hayatımıza giydiremediğimiz tüm bilgiler dolabımızı tıka basa dolduran rengârenk çeşit çeşit elbiseler misali bir kenarda asılı duruyor yıllar yılı. Fakat biz tek çeşit kıyafetle ömrümüzü geçirmekte ısrar ediyoruz. Ya da öğrendiğimiz ilmi ve bilgiyi hayata giydirme zahmetinde bulunmuyoruz. Böylesi rahatımızı bozmuyor. Nefsimizi besliyor ve içimizdeki kini, kibri, suizanı, haset ve kıskançlığı çoğaltıyor. Sürekli bu duygularla beslenen kalp anlayıştan yoksunlaşıp sadece ve sadece kendini düşünür hale geliyor. Anlamak için gayret sarf etmiyor. Ne büyük biliyor ne de küçük tanıyor. Çevresine verdiği zarardan habersiz yaşıyor. Kendini yüceltmek uğruna insanları bir basamak olarak kullanmaktan çekinmiyor. Yapılan iyilik ve güzellikleri göremeyecek kadar kör ve sağır oluyor.
Arif olma gayesinden kopuk bir öğrenme aşkı kişiyi bilgili yapar. Fakat bilge yapmaz. Bilge olabilmenin ilk şartı kendini bilmektir esasında. Kendini bilen insan Rabbini bilir, Rabbini bilen insan O’nun yarattıklarını bilir. Bu sırayla devam eden bilgelik silsilesi hayata erdem, huzur, anlayış, samimiyet, tevazu, sevgi, saygı ve hepsini içeren ihsan olarak yansır. Hayatı daha yaşanılır ve anlamlı kılan bu yansımalar nefsi terbiye ettiği gibi insanlığımızı da pekiştirir. Ve her gün yeni bir elbise giyer gibi öğrendiklerimizi hayatımıza yansıtmamız hem kendimize hem de çevremizdeki insanlara şifa olur. Biz şifayı ve ışığı daha çok dışarıdaki kaynaklarda ararız. Biraz ezber bir cümle gibi gelecek ama aradığımız madenlerin çoğu değil hepsi içimizde gizlidir. Yaşam bu değerli madenlerimizi bulmak için bize sunulmuş bir nimettir. Bu nimetin kadrini bilmek demek ömür boyu bilginin ve bilgeliğin peşinde olmak demektir.
İçimizdeki ışığı matlaştıran sebep hayatı sadece yeme içme ve çeşitli arzulardan ibaret sanmamızdır. Bu sanrılar bize insanlığımızı unutturduğu için öğrendiklerimiz bizi ne yazık ki kemale erdirmiyor.
Ruhumuz ve kalbimizle olan mesafemiz büyüdükçe cehalet peşimizi bırakmaz kıymetli dostlar. Farkında olmadan cahilliğimizi de bilgimizle pekiştiririz. Ve yine farkında olmadan “bilgili cahil” olma yolunda epeyce bir mesafe kateteriz. Hatta öyle bir noktaya varırız ki kendimizi bilmediğimizi de bilmeyiz.
İnsanı kendine kör ve sağır eden vaziyetler; yine onun nefsini süsleyen, egosunu tatmin eden ve dahası hatasını hoş gösteren duygulardır. İnsan ne zaman ki kendini köle eden bu prangalardan kurtulmayı yeğler o zaman bilgeliğin kapısını çalar. Ne zaman ki bilgiden ziyade bildikleriyle amel etme arzusuyla yaşar o zaman kemal yoluna girmiş olur. Döner bakar aynaya ve görür aynada yansıyan siretini. Bilmediğini de bilmeye başlar zamanla. Ve dâhil olur hayatın damarları içinde akan kana/cana, hayretini her dem tazeleyerek…
Vesselam.