Evlilik, iki insanın birbirine "en yakın" olduğu makamdır. Ancak bu yakınlık, bazen tehlikeli bir yanlışı da beraberinde getirir: Kırılsa ki ne olur..! "Nasıl olsa benim, nasıl olsa gönlünü alırım." Bu düşünce, eşleri birbirine karşı hoyratlaştıran, "samimiyet" adı altında nezaketi kurban eden gizli bir virüstür. Oysa kalp, bir kez kırıldığında eski sesini vermeyen bir sırça kasedir.
Sosyal psikolojide "duygusal sağırlaşma" olarak adlandırılan durum, eşlerin birbirinin hassasiyetlerini kanıksamasıyla başlar. Gottman Enstitüsü’nün binlerce çift üzerinde yaptığı araştırmalar, ilişkinin felaket habercisi olan "Mahşerin Dört Atlısı"ndan birinin "Aşağılama" olduğunu ortaya koyar.
Eşlerin birbirine "ağzına geleni söylemesi", aslında karşı tarafın kişiliğine yapılan bir suikasttır. Psikolojideki "Negatiflik Baskınlığı" ilkesine göre, tek bir kırıcı sözün açtığı yarayı iyileştirmek için en az beş tane yapıcı ve sevgi dolu eyleme ihtiyaç vardır. Yani, "bir şekilde gönlünü alırım" demek, matematiksel olarak da göründüğü kadar kolay değildir.
Toplumda genellikle "erkekler güçlüdür, etkilenmez" gibi yanlış bir algı vardır. Oysa erkek kalbi, takdir ve saygı ile inşa edilir; eleştiri ve aşağılama ile yıkılır. Bir kadının eşine karşı kullandığı yıkıcı dil, erkeğin evine olan aidiyet duygusunu zedeler.
Atasözümüz ne güzel der: "Dil yarası yaraların en kötüsüdür; bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez."
Bir erkeğin kalbini inşa etmek; onu olduğu gibi kabul etmek, çabasını görmek ve hatalarını "insanlık payı" olarak görüp zarafetle örtmektir. Eşler birbirinin "hayırhahı” (iyiliğini isteyen) olmalıdır. Kur'an-ı Kerim bu muazzam dengeyi tek bir kelimeyle özetler: "Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz." (Bakara, 187). Elbise; korur, örter, sıcak tutar ve güzelleştirir; yırtıp atmaz veya çıplak bırakmaz.
Japonların kırılan eşyaları altınla yapıştırma sanatı (Kintsugi) eşyalar için estetik olabilir, ancak insan kalbi kırıldığında izi mutlaka kalır.
Vaktiyle çok öfkeli bir genç varmış. Babası ona bir torba çivi vermiş ve her öfkelendiğinde, birine kırıcı bir söz söylediğinde bahçe çitine bir çivi çakmasını söylemiş. Genç zamanla öfkesini kontrol etmeyi öğrenmiş ve babasına artık çivi çakmadığını söylemiş. Babası bu sefer, "Söylediğin her güzel söz için bir çiviyi sök," demiş. Gün gelmiş, tüm çiviler sökülmüş. Babası genci çitlerin yanına götürmüş ve şöyle demiş: "Aferin oğlum, büyük bir iş başardın. Ama bak, çitlerin üzerindeki delikler hala duruyor. Birine kırıcı bir söz söylediğinde, kalbinde aynen bu delikler gibi yaralar açarsın. Sonra ne kadar özür dilersen dile, o delik asla kapanmaz."
Eşlerin birbirini ezerek değil, yaşatarak büyümesi için şu psikolojik ve manevi ilkeler elzemdir:
Maruf ile Muamele: "Onlarla maruf (iyilik ve güzellik) ile geçinin." (Nisa, 19). Bu ayet, eşin ruh halinden bağımsız olarak, kişinin kendi karakterinin gereği olan nezaketi koruması gerektiğini vurgular.
Emanet Bilinci: Sevgili Resülümüz, Veda Hutbesi'nde kadınları "Allah’ın bir emaneti" olarak nitelendirmiştir. Emanet, hoyratça kullanılmaz; titizlikle korunur.
Sükunet ve Vakar: Öfke anında "ağza geleni söylemek" bir güç gösterisi değil, irade zayıflığıdır. "Gerçek pehlivan, öfke anında nefsine hakim olandır." (Hadis-i Şerif).
Eşler birbirinin rakibi değil, refikidir (yoldaşıdır). Birbirine karşı "cömertçe" harcanması gereken şey kırıcı sözler değil, teşekkür, takdir ve tebessümdür.
Ev, bir savaş meydanı değil; dış dünyanın fırtınalarından kaçıp sığınılan bir liman olmalıdır. Eğer bu limanda da fırtına varsa, insanın gidecek başka yeri kalmaz. Unutulmamalıdır ki; bir gönlü kırmak Kabe’yi yıkmak gibidir. Birbirinizin kalbini yıkmayın, içine huzurla yerleşeceğiniz bir saray inşa edin.