Geçtiğimiz perşembe ve cuma günü Bitlis’te, Bitlis Eren Üniversitesi ile Muş Alparslan Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği IV. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi’ndeydim. Zaten Bitlis’te çalıştığım için evimdeydim aslında.
“Risk Çağında Kırılganlık, Kriz ve Dirençlilik” temasıyla gerçekleştirilen kongrede; iktisattan siyasete, tarihten sosyolojiye kadar pek çok alanda yaklaşık 150 bildirinin sunulması planlanmıştı.
Bitlis, böyle bir temayı tartışmak için oldukça anlamlı bir zemin sunuyor. Urartulardan Selçuklulara ve Osmanlılara uzanan tarihî birikimiyle şehir; kervanların, tüccarların, âlimlerin ve farklı kültürlerin kesiştiği kadim bir coğrafya. Kongrenin açılışında Bitlis Valisi Ahmet Karakaya’nın da vurguladığı gibi, tarih boyunca krizlerle karşılaşan toplumları ayakta tutan en temel unsurlardan biri dayanışma ve dirençlilikti.
Ben de kongrede Türkiye’nin bölgeleri arasındaki ekonomik eşitsizlikleri iç ticaret ve emek hareketliliği üzerinden ele alan bir bildiri sundum. Bildirinin çıkış noktası ise Türkiye’nin iç ticaretinden biraz daha uzakta duruyordu: Uluslararası ticaret ile barış arasında nasıl bir ilişki vardır?
Liberal düşüncenin bu konuda oldukça güçlü bir iddiası bulunuyor: Ülkeler birbirleriyle ne kadar fazla ticaret yapar ve birbirlerine ekonomik olarak ne kadar bağlanırsa, savaşmanın maliyeti de o kadar yükselir. Hatta bu anlayışı özetleyen meşhur bir ifade vardır: “Malların geçemediği sınırlardan askerler geçer.” Avrupa tarihine baktığımızda bunun en çarpıcı örneğini Fransa ve Almanya arasında görürüz. Yüzyıllar boyunca savaşan bu iki ülke, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kömür ve çelik gibi savaş sanayisinin temel unsurlarını ortak bir ekonomik yapıya bağlayarak geniş bir Avrupa bütünleşmesinin önünü açtı. Buradan hareketle liberal yaklaşım şu sonuca ulaşır: Ticaret sadece bir mal alışverişi değil, aynı zamanda barışın altyapısıdır.
Öte yandan, neo-Marksistlerin bu görüşe çok ciddi bir itirazı bulunuyor. Onlara göre mesele sadece “ticaret yapılıyor mu?” sorusundan ibaret değil; asıl soru, bu ticaretten kimin ne kadar kazandığıdır. Ekonomik ilişkiler her zaman eşit güçteki taraflar arasında gerçekleşmez. Güçlü ekonomiler sermayeyi, teknolojiyi ve nitelikli iş gücünü kendilerine çekerken; daha zayıf ekonomiler ham madde, ucuz iş gücü ve tüketim pazarı konumunda kalır. Bu durumda ticaret hacmi artsa da eşitsizlik ortadan kalkmaz, hatta ekonomik bağımlılık daha da derinleşebilir.
Kongredeki sunumumda yapmaya çalıştığım şey, uluslararası ticaretteki bu teorik tartışmayı Türkiye’nin iç ticaret dinamiklerine ve bölgesel entegrasyonuna taşımaktı. Türkiye’de sınırlar yok ama bölgeler arasında belirgin ekonomik farklar var. 2024 TÜİK verilerine göre İstanbul tek başına ülke GSYH’sinin yüzde 29,2’sini üretiyor; ilk beş il ise toplam ekonominin yüzde 53’ünü oluşturuyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi merkezler sermaye, yatırım ve nitelikli iş gücü açısından güçlü çekim alanları oluştururken; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri bu merkezlere ürün gönderiyor, pazar sağlıyor ve insan kaynağını akıtıyor. Kişi başına GSYH’de İstanbul ile Van veya Ağrı arasındaki fark dört kata yaklaşabiliyor.
Burada da aynı soruyu sormamız gerekiyor: Bölgeler arasındaki bu ekonomik bağlar bölgesel farkları kapatıyor mu, yoksa güçlü merkezleri daha da güçlü mü kılıyor?
Liberal bakış açısıyla bakarsak, Doğu’daki bir üreticinin Batı’daki büyük pazarlara erişebilmesi ya da iş gücünün serbestçe hareket edebilmesi olumlu bir gelişmedir. Buna karşın neo-Marksist itiraz tam bu noktada yeniden devreye girer: Eğer bu hareketlilik sonucunda sermaye, nitelikli iş gücü ve katma değer sürekli merkeze doğru akıyorsa, yollar genişlerken bölgeler arasındaki ekonomik mesafe daha da büyüyebilir. İşte meselenin en kritik noktası burasıdır. Uluslararası ticarette ticaretin barış üretebileceğini düşünüyorsak, ülke içindeki bölgesel ticaretin de toplumsal ve ekonomik bütünleşmeyi güçlendirmesini bekleriz.
Bunun gerçekleşebilmesi için yalnızca ticaret hacminin artması yetmez. Bir bölgenin Batı illerine daha fazla ürün satması önemlidir; fakat esas önemli olan, o bölgenin kendi yerel üretim kapasitesini artırabilmesidir. İnsanların Doğu’dan Batı’ya çalışmaya gitmesi doğal bir ekonomik hareketlilik olabilir; ancak bu akış sürekli tek yönlü gerçekleşiyorsa, bize fırsat eşitsizliğini gösterir. Bölgesel kalkınmanın amacı insanları bir yere hapsetmek olmamalıdır; fakat insanların sırf daha iyi bir hayat kurabilmek için doğduğu şehri terk etmek zorunda kaldığı bir yapı da ideal değildir.
Dirençli bir Türkiye ekonomisinin hedefi şu olmalıdır: Bölgeler birbiriyle daha fazla ticaret yapmalı, ama her bölge aynı zamanda kendi öz üretim gücünü ve katma değerini artırabilmelidir. Çünkü ticaret bölgeleri birbirine bağlar; fakat eşit olmayan ekonomik kapasiteler, bu bağları birer bağımlılık ilişkisine dönüştürür.
Bitlis’te konuştuğumuz “kırılganlık” ve “dirençlilik” kavramlarının ekonomik karşılığı tam olarak burada yatıyor. Birbirimize ne kadar bağlı olduğumuz kadar, bu bağların niteliği de önemli. Ve belki de uluslararası ticaret için söylenmiş o meşhur sözü iç ticaret için yeniden düşünmeliyiz: Ticaret barışın anahtarı olabilir; ama anahtarın kimin elinde olduğu kadar, kapının ardında ne olduğu da önemlidir.
Peki bu ne anlama geliyor? Sadece ticaret hacmini artırmak, yani kapıyı sonuna kadar açmak tek başına kalkınma veya toplumsal huzur getirmez. Önemli olan, o ticaretten elde edilen katma değerin adil paylaşılması (yani anahtarın tek bir merkezin değil, tüm paydaşların elinde olması) ve ticaret yapılan bölgenin kapısının ardında kendi öz üretim gücünü, sanayisini ve yetişmiş insan kaynağını koruyup geliştirebilmesidir. Bu noktada Cazibe Merkezleri Programı gibi stratejik mekanizmaların etkinleştirilmesi, Doğu illerinde bölgesel vergi muafiyetleri ve SGK prim destekleri gibi doğrudan yatırım teşviklerinin artırılması bu bağımlılık döngüsünü kırmanın somut adımlarıdır. Buna ek olarak yerel sanayi altyapısının güçlendirilmesi, nitelikli eğitimin yaygınlaştırılması ve yüksek katma değerli üretimin Doğu’da desteklenmesi, bölgesel dengesizlikleri azaltacak temel politika araçlarıdır. Dirençli toplumlar ve dengeli bölgeler ancak böyle inşa edilebilir.