İnsanların önünde farklı bir şey yapmak kolay değildir. Hele de insanların ne düşüneceğini önemsiyorsanız...
Yüzyıllar önce Habib-i Neccar vardı.
İnsanların hoşuna gitmeyecek bir şeyi söylemekten çekinmedi, söyledikleri karşısında sert bir tepki gördü. Taşlandı. Taşlar havada uçuşurken o, doğru bildiği sözden vazgeçmedi.
Aradan yüzyıllar geçti.
Bu kez bir yazlıkta genç bir delikanlı dans ediyor. Etrafındaki yazlıkçılar onu izliyor. İçlerinden bazıları dansını beğenmiyor olacak ki terliklerini çıkarıp ona fırlatmaya başlıyor. Genç ise aldırış etmeden, terlikler havada uçuşurken dansına devam ediyor.
Taşlardan terliklere...
Zaman değişmiş, insanlar değişmiş, tepkinin biçimi değişmiş. Ama galiba insanların farklı olana karşı katılığı hiç değişmemiş. Kalabalık, kendisine benzemeyeni kolay kabul etmiyor.
Oysa mesele bazen dans etmek kadar basit.
Bazen insan yalnızca içinden geldiği gibi davranır. Fakat çevresindekiler onu anlamaya çalışmak yerine kendi ölçülerine göre yargılar. Ve insan, bir süre sonra dansından çok o bakışları düşünmeye başlar:
"Acaba ne derler?"
Belki de bizi en çok durduran soru bu. Çünkü insan yanlış yapmaktan ziyade yanlış anlaşılmaktan, gülünç bulunmaktan, dışlanmaktan korkar. Böyle olunca da kendi hayatımızın kararlarını, farkında olmadan başkalarının tepkilerine göre almaya başlarız.
Birinin hikâyesinde taşlar vardı, diğerinde terlikler...
Elbette ikisini aynı kefeye koyamayız. Fakat ikisi de aynı gerçeği fısıldıyor: Kınanmak, vazgeçmek için yeterli bir sebep değildir.
Özgürlük, kimsenin bize terlik atmadığı bir hayat yaşamak değil. Çünkü mutlaka birileri bir şey söyleyecektir. Asıl mesele, o terlikler atıldığında dansı bırakıp bırakmayacağımıza kendimizin karar verebilmesidir.
Bazen taşlar havadayken sözümüzü söyleyebilmek...
Bazen de terlikler havadayken dans edebilmek.