Romanlarda zekâ denildiğinde aklımıza genellikle karmaşık problemleri çözen, olağanüstü gözlem yapan ya da büyük fikirler ortaya atan karakterler gelir. Sherlock Holmes gibi karakterler bunun en bilinen örnekleridir. Fakat zekânın başka bir biçimi daha olabilir: Bir şeyin gerçekten ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek. Bu açıdan bakıldığında, edebiyatın en zeki karakterlerinden biri hiç beklemediğimiz bir isim olabilir: Holden Caulfield.
Holden’ın zekâsı, derslerindeki başarısıyla ölçülebilecek bir zekâ değildir; hatta okul hayatı açısından bakıldığında oldukça başarısızdır. Fakat onun başka bir yeteneği vardır: İnsanların önem verdiği şeylerle, o şeylerin gerçekte taşıdığı önem arasındaki mesafeyi görebilir. J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının daha ilk sayfalarında bunun küçük ama önemli bir örneği karşımıza çıkar.
Holden, Pencey Hazırlık Okulu ile Saxon Hall arasındaki Amerikan futbolu maçından söz eder. Maç okul açısından son derece büyük bir olaydır. Holden’ın anlatımıyla, "The game with Saxon Hall was supposed to be a very big deal around Pencey." Ardından alaycı ton daha da belirginleşir: Pencey kazanmazsa neredeyse intihar edilecekmiş gibi bir hava olduğunu söyler. Türkçe çeviride de aynı ironi korunur; Saxon Hall ile oynanan maç, okul çevresinde neredeyse bir “ölüm kalım meselesi” havasında sunulur.
İşte burada Holden’ın zekâsı ortaya çıkmaya başlar. Çünkü Holden maçı küçümsemekten çok, insanların maça yüklediği anlamla dalga geçmektedir. Ortada sadece bir futbol maçı vardır ama herkes sanki insanlık tarihinin kaderini belirleyecek bir savaşa hazırlanıyordur. Pencey kazanmalıdır, kaybetmek neredeyse düşünülemez. Tribünler bağırmakta, oyuncular birbirlerine girmekte ve okulun büyük bölümü maçı izlemektedir. Holden ise bütün bu manzaranın dışında, Thomsen Hill’in yukarısında durmaktadır. Bu fiziksel mesafe, aynı zamanda zihinsel bir mesafedir. Herkes maçın içindeyken; Holden maçın kendisini ve insanların maça yüklediği anlamı seyretmektedir.
Belki de romanın en zekice taraflarından biri budur. Holden bize doğrudan “İnsanlar önemsiz şeyleri fazla ciddiye alıyor” diye felsefi bir ders vermez. Böyle bir düşünceyi açıkça ortaya koyup açıklamak yerine, bir okul futbol maçı üzerinden insanların bir olaya nasıl gereğinden fazla anlam yükleyebildiğini gösterir. Holden bunun farkındadır ama bunu bir teoriye dönüştürmez. Okura ne düşünmesi gerektiğini söylemez; yalnızca olayın içindeki orantısızlığı fark eder ve kendi alaycı bakışıyla anlatır.
Ve insan ister istemez düşünmeye başlar: İnsanoğlu gerçekten de böyle değil midir? Bir futbol maçı, bir sınav, bir seçim, bir terfi, bir tartışma, bir sosyal medya paylaşımı, bir siyasi görüş ya da bir takımın şampiyonluğu... Bunların bazıları elbette önemlidir, hatta bazıları insanların hayatını gerçekten değiştirebilir. Fakat insanın tuhaf bir özelliği vardır: Gerçekten önemli olan şeylerle, yalnızca önemliymiş gibi yaşadığı şeyler arasındaki sınırı sık sık kaybeder. Bir futbol takımının yenilmesiyle günümüz mahvolabilir, bir tartışmada karşı tarafın haklı çıkması kişisel bir yenilgi gibi hissedilebilir. Bir sınav sonucu bütün geleceğimiz hakkında verilmiş bir hüküm gibi algılanabilir ya da işyerindeki bir makam, insanın bütün değerinin ölçüsü hâline gelebilir. Sosyal medyada bir yabancının yazdığı tek bir cümle saatlerce zihnimizi meşgul edebilirken, bazen de bir okul maçı, Holden’ın alaycı anlatımında olduğu gibi neredeyse bir ölüm kalım meselesine dönüşebilir.
Belki de Holden’ın zekâsı tam burada yatar: O, olayların büyüklüğü ile onlara yüklenen anlamın aynı şey olmadığını fark eder. İnsanın önemli zihinsel becerilerinden biri belki de her şeyi aynı ölçüde ciddiye almak değildir. Asıl mesele, neyin gerçekten önemli olduğunu ve neyin insanların gözünde gereğinden fazla büyütüldüğünü ayırt edebilmektir. Holden’ın çevresindeki insanlar maçı önemserken, Holden insanların maçı neden bu kadar önemsediklerini gözlemler. Bu yüzden Holden, klasik anlamda “başarılı” bir karakter değildir ama olağanüstü bir gözlemcidir.
Belki de onu ilginç yapan şey budur. Sherlock Holmes bir cinayetin nasıl işlendiğini çözerken; Holden daha garip bir soruyla uğraşır: İnsanlar neden hayatlarını bu kadar çok küçük savaşa bölüyorlar? Belki insanın trajikomik tarafı da burada ortaya çıkar. Gerçekten ölüm kalım meseleleri vardır; hastalık, savaş, ölüm, yoksulluk, sevilen bir insanın kaybı gibi durumlar gerçekten insan hayatını değiştiren meselelerdir. Ama insan, bunların dışında kalan sayısız şeyi de ölüm kalım meselesi hâline getirme konusunda olağanüstü başarılıdır. Bir maç için kavga eder, bir sınav için dünyası yıkılır, bir tartışmayı kazanmak için dostluğunu kaybeder, bir makamı kaybetmemek için karakterinden vazgeçer ve bir sosyal medya tartışmasında saatlerce öfkelenir. Ve bazen bütün bunların ortasında birisi çıkıp yalnızca şunu sorar: "Gerçekten mi?"
İşte Holden Caulfield’ın zekâsı belki de budur: Herkes savaşın ortasındayken, onun bazen yalnızca bir okul futbol maçı olduğunu görebilmek. Holden’ın Saxon Hall maçına bakışı bu yüzden yalnızca bir ergenin okuluna duyduğu öfke değildir; daha büyük bir insanlık hâline işaret eder. İnsanoğlu, gerçekten ölüm kalım meselesi olmayan şeyleri ölüm kalım meselesi hâline getirmeye çok meraklıdır.
İşin en büyüleyici kısmı ise, bu zekânın sadece kurgusal bir karaktere ait olmamasıdır. Romanın yazarı J. D. Salinger, bu kitabı yazıp dünyaca ünlü olduktan sonra tıpkı yarattığı karakter gibi yapmış; New York'un o şöhret, hırs ve yapaylık dolu "maç sahasını" terk etmiştir. New Hampshire'da, ağaçlarla çevrili, tepelik bir kasabaya sığınarak neredeyse elli yıl boyunca dünyadan izole bir hayat sürmüştür. Salinger'ın o küçük kasabadaki tepelik evi, aslında kendi yarattığı Holden'ın Thomsen Hill'inin ete kemiğe bürünmüş halidir. Salinger da tıpkı Holden gibi sahaya inip o "sahte ve küçük savaşların" bir parçası olmak yerine; kendi inşa ettiği o yüksek tepeden dünya sahnesini, insanların hırslarını ve anlamsız mücadelelerini sessizce gözlemlemeyi seçmiştir.
Belki de Salinger o tepeye çıkıp tamamen izole olmadan önce, romanın satır aralarında dünyaya gizli bir yoklama çekmiştir. Holden bir sahnede, okuduğu iyi kitapların yazarlarıyla canı her istediğinde telefon açıp konuşabilmek istediğini söyler. Salinger, Holden'ın ağzından dökülen bu arzuyla aslında arkasında gizli bir çağrı bırakmış olabilir: Dünyanın o gürültülü ve sahte turnikesinden çekilmeden önce, kendisini şöhreti veya unvanları için değil, sadece ruhunu gerçekten anladığı için arayacak o "hakiki okuru" aramıştır. O tepeye çekilmek, belki de bu sessiz çağrıya gelecek gerçek cevabı beklemenin bir yoluydu.
Çünkü bazen zekâ, herkesin önem verdiği şeyi önemsememek değil, neye ne kadar önem verilmesi gerektiğini ayırt edebilmektir. Ve bazen gerçekten de zekâ; sahaya inip maçı kazanmaya çalışmak ya da o sahte alkışların arasında kalmak değil, Thomsen Hill’in —ya da Cornish kasabasının— tepesinden bakıp o maçın sadece bir maç olduğunu görebilmek ve seni gerçekten anlayacak o tek bir telefon sesini beklemektir.