Günümüz insanı, farkında olarak ya da olmayarak, hayatının önemli bir bölümünü bilgisayarların oluşturduğu bir dünyada geçiriyor. Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, internet siteleri, uygulamalar, sosyal medya ve kullandığımız sayısız yazılım artık günlük hayatımızın sıradan bir parçası. Fakat bütün bu karmaşık dijital dünyanın altında son derece basit bir yapı bulunuyor:
0 ve 1.
Bilgisayarların bilgiyi işleme biçiminin temelinde ikili sistem bulunur. Bilgisayar açısından en küçük bilgi birimlerinden biri olan bit, iki farklı değerden birini temsil eder: 0 veya 1. Bunu günlük hayattan basit bir örnekle düşünelim. Bir bilgisayar ekranında kırmızı bir renk gördüğümüzde, bilgisayar bunu bizim gördüğümüz anlamda sadece “kırmızı” olarak bilmez. Renk, belirli sayısal değerlerle ifade edilir. Örneğin, dijital görüntülerde kullanılan RGB sisteminde kırmızı, yeşil ve mavi için ayrı değerler bulunur. Tam kırmızı renk 255, 0, 0 değerleriyle gösterilebilirken, beyaz 255, 255, 255 değerleriyle ifade edilir. Fakat bilgisayarın işlediği bu sayılar da en temel düzeyde ikili sisteme çevrilir. Örneğin 255 sayısı bilgisayar açısından 11111111 şeklinde ifade edilir. Böylece bizim ekranda gördüğümüz tek bir renk bile, bilgisayarın dünyasında bir dizi 0 ve 1'e dönüşür.
Aynı durum yalnızca renkler için de geçerli değildir. Ekranda gördüğümüz bir harf, duyduğumuz bir ses, izlediğimiz bir video, çektiğimiz bir fotoğraf ya da kullandığımız bir yazılım bize son derece zengin ve karmaşık görünse de bunların bilgisayar tarafından işlenebilmesi, bilgilerin dijital olarak kodlanmasına dayanır. Yüksek çözünürlüklü bir fotoğraftaki yumuşak renk geçişleri bile arka planda devasa miktarda ikili verinin belirli kurallar çerçevesinde işlenmesiyle ortaya çıkar.
İnsan açısından bakıldığında ise durum tamamen farklıdır.
Biz dünyayı doğrudan 0 ve 1'lerden ibaret olarak algılamayız. Gerçeklik, yalnızca iki seçenekten oluşmaz. Bir insan bizim için sadece “iyi” veya “kötü” değildir. Bir düşünce sadece “doğru” veya “yanlış” olmayabilir. Bir siyasi görüşe tamamen katılmak ya da tamamen karşı çıkmak zorunda değiliz. Hayatın gerçekliği, aslında 0 ile 1 arasındaki sayısız ihtimalden ve gri tonlardan oluşur.
İşte burada üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir soru ortaya çıkıyor:
0 ve 1 üzerine kurulmuş dijital bir dünyanın içinde uzun süre yaşayan insan, zamanla dünyayı da daha fazla 0 ve 1'ler üzerinden değerlendirmeye başlayabilir mi?
Burada sözünü ettiğim şey, sosyal medyadaki “beğen/beğenme”, “takip et/takip etme”, “kabul et/reddet” gibi seçenekler değildir. Bunların insan davranışları üzerindeki etkileri zaten çeşitli araştırmaların konusu olmuştur.
Buradaki soru daha temel bir noktadadır.
Acaba dijital teknolojinin altyapısında bulunan bu ikili yapı, insanın düşünme biçimi üzerinde ayrıca derin bir etkiye sahip olabilir mi? Dijital ekranlarda milyonlarca küçük veri parçası birleşip bize pürüzsüz bir görüntü sunarken, zihnimiz tam aksi yönde ayrıntıları ve ara tonları kaybedip daha keskin ayrımlara mı yönelmektedir?
Çünkü insan artık dijital teknolojiyi yalnızca kullanmıyor; onunla birlikte yaşıyor.
Çalışıyor, öğreniyor, haber okuyor, alışveriş yapıyor, insanlarla iletişim kuruyor, eğleniyor ve kararlarının önemli bir bölümünü dijital ortamlar içerisinde veriyor. Bu kadar yoğun ve uzun süreli bir teknolojik çevrenin insanın zihinsel alışkanlıkları üzerinde hiçbir etkisi olmadığını varsaymak, araştırılması gereken önemli bir soruyu baştan kapatmak anlamına gelir.
Buradaki iddia, “bilgisayarlar 0 ve 1 ile çalıştığı için insan beyni de bilgisayar gibi çalışmaya başlar” değildir. İnsan beyni bir bilgisayar değildir.
Fakat başka bir ihtimal vardır:
İnsan zihni bilgisayara dönüşmeden de bilgisayarların oluşturduğu dünyanın düşünme biçiminden etkilenebilir. Nasıl ki içinde yaşadığımız fiziksel çevre davranışlarımızı biçimlendiriyorsa, uzun süre içinde bulunduğumuz dijital çevre de düşünme alışkanlıklarımızı ve zihinsel esnekliğimizi etkiliyor olabilir.
Belki de asıl araştırılması gereken nokta budur.
Bir insanın sürekli olarak 0 ve 1'lerle çalışan bir teknolojiyle etkileşim halinde olması, gerçekliği daha kesin ve sert sınırlar içerisinde değerlendirmesine yol açıyor mu?
Örneğin zaman içerisinde;
• var / yok,
• doğru / yanlış,
• iyi / kötü,
• biz / onlar,
• başarılı / başarısız
gibi keskin ayrımlara yönelme eğilimi artıyor mu? Yoksa insan zihni, dijital dünyanın ikili yapısına rağmen kendi ara tonlarını, esnekliğini ve derinliğini koruyabiliyor mu?
Bu sorunun cevabını bugün kesin olarak bilmiyoruz. Zaten mesele de tam olarak burada yatıyor. Bu durum “kanıtlanmış bir gerçek” olarak değil, üzerine ciddiyetle gidilmesi gereken bir ihtimal olarak ele alınmalıdır.
Belki bilgisayarların 0 ve 1'lerle çalışması yalnızca mühendislik dünyasının konusu değildir. Belki bunun, insanın dünyayı algılama biçimi açısından da henüz yeterince fark edilmemiş sonuçları vardır.
Çünkü biz ekranda kesintisiz ve bütünlüklü bir dünya görüyoruz; bilgisayar ise bunların arka planında ikili verileri işliyor.
Ve belki de çağımızın en önemli sorularından biri şudur:
0 ve 1'lerden oluşan bir dünyayı kullanan insan, bir süre sonra dünyayı da sadece 0 ve 1'lerden ibaret görmeye başlıyor mu?
Belki asıl mesele, insanın 0 veya 1'i seçmesi değildir.
Asıl mesele, insanın 0 ile 1 arasındaki o zengin dünyanın hâlâ ne kadarını görebildiğidir.