Melahat Sengir

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Melahat Sengir

Kışın o katı, gri ve suskun mühürü toprağın üzerinden yavaşça kalkarken; cemreler birer birer gökyüzünden yeryüzüne süzülür. Önce havaya bir sıcaklık, sonra suya bir can, en nihayetinde toprağa bir titreyiş düşer. İşte o an, Malatya’nın kıraç yamaçlarında, kayısı bahçelerinin henüz uyanmamış kuytularında bir mucize vuku bulur. Toprağın sinesinden, kışın ayazına meydan okuyan, mağrur ve bir o kadar zarif bir baş yükselir: Navrız Çiçeği.

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Nevruz, Malatya deyimiyle “Navrız” sadece bir mevsimin habercisi değil; doğanın o asil uyanışının, direnişinin ve zarafetinin yeryüzündeki ilk kelimesidir. O, toprağın kış uykusundan uyanırken kurduğu ilk cümledir.

“Ak Kız, Kara Kız; Işıla Yavrum Işıla”

Çocukluğumuzun o uçsuz bucaksız, kerpiç duvarlı baharlarında "navrız aramak", bir çocuk oyunundan ziyade kutsal bir ayin gibiydi. Gruplar halinde dağların eteklerine vurduğumuzda, gözlerimiz toprağın o çatlamış, yorgun çehresinde bir ışıltı arardı. O anlarda dudaklarımızdan dökülen o meşhur nida, aslında doğaya sunulan bir secde gibiydi:

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

“Ak kız, kara kız; ışıla yavrum ışıla!”

Çeneklerinin o puslu moru, bazen kar beyazı, bazen ise gece kadar koyu duruşuyla navrız; bir mücevher gibi parıldardı toprağın bağrında. Onu bulmak, baharın anahtarını bulmaktı. Onu bulmak, kışın karanlığını geride bırakıp aydınlığa ilk adımı atmaktı. Malatya’nın o kendine has ağzıyla "navrız aramak", gönlümüzde bir şenlik ateşi yakardı.

Şükrün ve Vefanın Kokusu

Navrızı usulca, incitmeden koparır, bir hazine gibi avucumuzda saklayarak evin yolunu tutardık. Hedefimiz, ailenin o en bilge, en yaşlı çınarıydı. Navrız, o titreyen, dünya yorgunu ellere teslim edildiğinde zaman bir anlığına dururdu. Büyüklerimiz, o minicik çiçeği alıp derin bir nefesle kokusunu içlerine çeker, sonra şefkatle gözlerine ve yüzlerine sürerlerdi. Bu, bir tazelenme, bir arınma ritüeliydi.

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Gözlerin navrızla silinmesi, sadece bir gelenek değil; bir şükür makamıydı. Dudaklardan dökülen o buğulu dua, göğe yükselirdi: “Hamdolsun Allah’ım, bizi bir bahara daha eriştirdin, gün ışığını bir kez daha görmeyi nasip ettin.” O an, odanın içine sadece baharın kokusu değil, imanın ve tevekkülün o huzur veren sükuneti dolardı.

Ardından gelen o küçük ama dünyalara bedel müjdecilik harçlığı ise, emeğimizin ve o asil çiçeği getirmiş olmamızın kutsal bir ödülüydü. O bozuk paralar cebimizde şıngırdarken, biz kendimizi kainatın en mutlu habercileri sayardık.

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Bugün, modern dünyanın robotlaşan düzeni içinde belki o yamaçlarda navrız arayan çocuklar  yok. Belki beton yığınları o asil çiçeklerin yollarını kesti. Ancak navrızın bizlere öğrettiği o vakar; kış ne kadar sert geçerse geçsin, baharın mutlaka geleceği inancı, Malatya’nın ruhunda hâlâ yaşıyor.

Navrız, bir çiçeğin isminden öte, bu toprakların genetik kodudur. O, hürmettir; o, sabırdır; o, bir bahara daha kavuşmanın verdiği o derin minnettarlıktır. Her bahar, gönlümüzün yamaçlarında o nidanın yankılanması dileğiyle:

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Işıla navrızım, ışıla; gönlümüzdeki baharı daima taze tutmak adına ışıla…

Cemre Toprağa, Navrız Avuca Düştüğünde...

Fotoğraflar: Melahat SENGİR

Yazarın Diğer Yazıları