Kışın o katı, gri ve suskun mühürü toprağın üzerinden yavaşça kalkarken; cemreler birer birer gökyüzünden yeryüzüne süzülür. Önce havaya bir sıcaklık, sonra suya bir can, en nihayetinde toprağa bir titreyiş düşer. İşte o an, Malatya’nın kıraç yamaçlarında, kayısı bahçelerinin henüz uyanmamış kuytularında bir mucize vuku bulur. Toprağın sinesinden, kışın ayazına meydan okuyan, mağrur ve bir o kadar zarif bir baş yükselir: Navrız Çiçeği.
Nevruz, Malatya deyimiyle “Navrız” sadece bir mevsimin habercisi değil; doğanın o asil uyanışının, direnişinin ve zarafetinin yeryüzündeki ilk kelimesidir. O, toprağın kış uykusundan uyanırken kurduğu ilk cümledir.
“Ak Kız, Kara Kız; Işıla Yavrum Işıla”
Çocukluğumuzun o uçsuz bucaksız, kerpiç duvarlı baharlarında "navrız aramak", bir çocuk oyunundan ziyade kutsal bir ayin gibiydi. Gruplar halinde dağların eteklerine vurduğumuzda, gözlerimiz toprağın o çatlamış, yorgun çehresinde bir ışıltı arardı. O anlarda dudaklarımızdan dökülen o meşhur nida, aslında doğaya sunulan bir secde gibiydi:
“Ak kız, kara kız; ışıla yavrum ışıla!”
Çeneklerinin o puslu moru, bazen kar beyazı, bazen ise gece kadar koyu duruşuyla navrız; bir mücevher gibi parıldardı toprağın bağrında. Onu bulmak, baharın anahtarını bulmaktı. Onu bulmak, kışın karanlığını geride bırakıp aydınlığa ilk adımı atmaktı. Malatya’nın o kendine has ağzıyla "navrız aramak", gönlümüzde bir şenlik ateşi yakardı.
Şükrün ve Vefanın Kokusu
Navrızı usulca, incitmeden koparır, bir hazine gibi avucumuzda saklayarak evin yolunu tutardık. Hedefimiz, ailenin o en bilge, en yaşlı çınarıydı. Navrız, o titreyen, dünya yorgunu ellere teslim edildiğinde zaman bir anlığına dururdu. Büyüklerimiz, o minicik çiçeği alıp derin bir nefesle kokusunu içlerine çeker, sonra şefkatle gözlerine ve yüzlerine sürerlerdi. Bu, bir tazelenme, bir arınma ritüeliydi.
Gözlerin navrızla silinmesi, sadece bir gelenek değil; bir şükür makamıydı. Dudaklardan dökülen o buğulu dua, göğe yükselirdi: “Hamdolsun Allah’ım, bizi bir bahara daha eriştirdin, gün ışığını bir kez daha görmeyi nasip ettin.” O an, odanın içine sadece baharın kokusu değil, imanın ve tevekkülün o huzur veren sükuneti dolardı.
Ardından gelen o küçük ama dünyalara bedel müjdecilik harçlığı ise, emeğimizin ve o asil çiçeği getirmiş olmamızın kutsal bir ödülüydü. O bozuk paralar cebimizde şıngırdarken, biz kendimizi kainatın en mutlu habercileri sayardık.
Bugün, modern dünyanın robotlaşan düzeni içinde belki o yamaçlarda navrız arayan çocuklar yok. Belki beton yığınları o asil çiçeklerin yollarını kesti. Ancak navrızın bizlere öğrettiği o vakar; kış ne kadar sert geçerse geçsin, baharın mutlaka geleceği inancı, Malatya’nın ruhunda hâlâ yaşıyor.
Navrız, bir çiçeğin isminden öte, bu toprakların genetik kodudur. O, hürmettir; o, sabırdır; o, bir bahara daha kavuşmanın verdiği o derin minnettarlıktır. Her bahar, gönlümüzün yamaçlarında o nidanın yankılanması dileğiyle:
Işıla navrızım, ışıla; gönlümüzdeki baharı daima taze tutmak adına ışıla…
Fotoğraflar: Melahat SENGİR





