Eski Malatya’nın kadim ruhunu ve tarih kokan sokaklarını anlamak için sadece taş binalara bakmak yetmez; o taşlara ses veren, geçmişin hafızasını bugüne aktaran bir muhafızdan dinlemek gerekir. Bu muhafızların başında, Eski Malatya’nın her bir köşesini gönül diliyle anlatan, köklerine sıkı sıkıya bağlı bir isim geliyor: Azizhan Çelikkıran.
Poyraz Konağı’nın tarihi atmosferinde bir araya geldiğimiz Çelikkıran ile Malatya’nın dününe, bugününe ve kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimize dair bir yolculuğa çıktık.
“Biz Ney Çalmayız, Hû ile Üfleriz”
Azizhan Çelikkıran, Poyraz Konağı’nın duvarları arasındaki bir rehberden ziyade, Malatya’nın ruhunu neyiyle ve ebru fırçasıyla temsil eden bir gönül insanı. Sözlerine hayatına yön veren ney ve ebru ile başlarken, bu sanatlara yüklediği anlam dikkat çekiyor: Onun için sanat sadece göze veya kulağa hitap eden bir güzellik değil, sabırla işlenen bir sır arayışı.
“Bana Azizhan Çelikkıran kimdir diye sorsanız; özüne, kültürüne, vatanına ve toprağına direnen; bunları korumakla mükellef son kuşaklardan birisidir derim,” diyerek söze başlıyor. Neyzenlik serüvenini sorduğumda ise bizi kelimelerin ötesinde bir maneviyata davet ediyor: “Ney dediğimiz zaman Hazret-i Mevlana’nın mirasına bakmak lazım. Ney aslında İnsan-ı Kâmil’i anlatıyor. Biz ney çalmak demeyiz, üflemek deriz. Çalanlar parmakla vurur, biz ise “Hû” ile üfleriz. Ney üflemek sadece bir zikirdir; vakti saati yoktur, o anki huşuya bağlıdır. Bizim neyimiz, öyle sıradan bir çalgı değildir; o, Hazreti Ali’nin kör kuyuya bıraktığı sırrın feryadıdır. Sır o kadar büyüktür ki kuyu taşmış, kenarında sazlar bitmiştir. Hazret-i Mevlana’nın buyurduğu gibi; o kamışların dilindeki sır olsa olsa “Hû”dur. İşte ben, o neyden dökülen her “Hû” sesinde, o kör kuyudaki sırrın izini sürüyorum. Benim ney serüvenim, aslında o kayıp sırrı arama yolculuğudur. Hâlâ da arıyorum...”
Aynı arayışın ebru teknesinde de devam ettiğini belirtiyor. 19-20 yaşlarındayken bir divanenin kendisine “Allah var!” demesiyle hayatının değiştiğini anlatan Çelikkıran, ebrunun tasavvufla bağını şu sözlerle özetliyor: “Besmelesiz o tekne açılmaz. Suyun üstüne yazı yazılmaz derler ya, ebruda resmen suyun üstüne resim yapıyorsun. Ama hiçbir ebru sanatçısı “Bunu ben yaptım” diyemez. Orada külli irade vardır. Amaç sadece nefsi törpülemek, ölmeden önce ölmektir.”
Eski Malatya’nın Sırlı Sokaklarında Kayboluş
Eski Malatya’yı (Battalgazi) anlatırken Azizhan Çelikkıran’ın sesi daha bir belirginleşiyor. Buranın sadece bir ilçe değil, bir maneviyat kalesi olduğunu vurguluyor.
“Eski Malatya adı üstünde; Malatya’nın aslıdır, ilk yerleşim yeridir,” diyor ve meşhur bir hikâyeyi paylaşıyor: “Vaktiyle Mir Ömer adında devlet erkânından önemli bir zat buraya gelmiş. Mahalleden bir ev onu misafir etmek istemiş, ikramlar hazırlanmış, sofralar kurulmuş. Mir Ömer abdest tazelemek için müsaade istemiş, evden çıkmış ve saatlerce dönmemiş. Akşam saatlerine kadar aramışlar, Fırat’ın kenarında bulmuşlar Mir Ömer’i. Bütün mahalle merakla orada ne aradığını sormuşlar. Mir Ömer demiş ki: “Nereye adım attımsa bir yatıra, bir şehide denk geldim. Üzerine basmamak için dolana dolana buraya kadar geldim.” “İşte Eski Malatya budur; yönünüzü nereye dönerseniz bir türbe, bir şehitlik görürsünüz. Burası düşman işgaline uğramamış, asaletini korumuş bir topraktır” diye de hikâyeyi sonlandırıyor Azizhan Çelikkıran.
“Dolap Çevirmek” Hiç Bu Kadar Zarif Olmamıştı
Poyraz Konağı’nın her bir köşesini gezerken, Azizhan Bey’in günümüz mimarisine ve batılılaşma sevdasına yönelik keskin eleştirileriyle karşılaşıyoruz. Ona göre bugün modern ve lüks diye pazarlanan her şey, ecdadın mimarisinde yüzyıllar önce mevcuttu zaten.
“Bugün ebeveyn banyosu diye lüks saydıkları şey, bizim 136 yıllık konağımızdaki her odada bulunan gusülhanelerdir. Salonun içine açılan mutfağa Amerikan mutfak diyorlar; işte bakın bu Osmanlı konağında o sistemin aslı var. Bizim mimarimiz mahremiyet üzerine kurulu idi. Ne kadar mahremiyet, o kadar konfor. Ecdat bize her şeyi somut bırakamamış, soyut bıraktıklarını da deyim ve atasözleri olarak bırakmış. Yaşanmışlıklar üzerine kazanılan tecrübeleri, atasözü ve deyim olarak miras kalmış bize.
Konaktaki salonda bulunan ahşap dolap sistemini anlatırken, deyimlerimize giren “dolap çevirmek” sözünün perde arkasını da dile getiriyor: Eskiden harem ve selamlık bölümleri arasında doğrudan bir kapı olmadığını, iletişimin ve hizmetin bu ahşap dönen dolaplar sayesinde sağlandığını ifade ediyor. Mutfakta pişen dumanı üstünde yemekler, bu dolaba konur; dolap usulca çevrilirdi. Alan el veren eli görmez, ses sese karışmaz, ama hizmet aksamazdı.
Ancak hikâyenin asıl can alıcı noktası, bu dolapların sadece yemek değil, gönül köprülerine de vesile olmasıydı. Azizhan Çelikkıran, o günlerin sosyal dokusunu şu sözlerle aktarıyor: ”Toplu yemekler verildiğinde, hizmeti genelde evin bekâr gençleri yapardı. O bekâr delikanlı, dolabı çevirirken karşı taraftaki genç kızın sesini duyar, elinin gölgesini sezerdi. Acaba annem babam beni bu eve görücü gönderir mi, o kızın da gönlünde biri var mıdır diye hayaller kurulurdu. Şimdiki gençler gibi beş gün gezip, altıncı gün elektrik alamadım diyerek çekip gitmek yoktu. Bir dolap çevrilirdi; ama o dolabın arkasında koca bir ömürlük sadakat, bir ömürlük sevda gizliydi.”
Tövbe Kapısı Hamamlar ve Alçak Tavanlı Nezaket
Konaktaki mimari incelikler bitmek bilmiyor. Merdiven başındaki alçak tavanı göstererek, ecdadın mimari ile nasıl konuştuğunu anlatıyor: “Oraya başını eğ diye tabela asmamışlar. Tavanı alçak yapmışlar ki; yukarıya, aile mahremiyetinin olduğu alana çıkarken boynunu büküp, edeple giresin. Kapı senin boynunu kendisi kırıyor zaten. Biz, bugün çocuklarımıza yatak odasına kapıyı vurmadan girme ahlakını vermeye çalışıyoruz ya; ecdat o ahlakı daha eve girerken taşın içine nakşetmiş.”
Konaktaki hamam kültürüne dair söyledikleri ise tam bir hayat dersi niteliğinde: Azizhan Çelikkıran, Türk hamamlarının neden 24 saat açık olması gerektiğini tasavvufi bir derinlikle açıklıyor:
“Rabbimin rızık kapısı sabah namazıyla açılır ama bir kapı vardır ki o 7 gün 24 saat kapanmaz: Tövbe kapısı. İşte bizim hamamlarımız da o tövbe kapısının dünyadaki suretidir. İnsan hangi vakitte kirlenmişse, hangi saatte ruhu daralmışsa kapıdan dönmesin, gitsin arınsın diye o kapılar hiç kapanmazdı. Hamam sadece kir dökmek için değil, nefsi arındırmak içindir.”
Pötünceklerin Duası
Sohbetimizin sonunda Azizhan Bey’in gözleri çocukluğundaki bir geleneği anlatmaya başlamasıyla nemleniyor. Yağmur duası için çıktıklarında söyledikleri pötüncek tekerlemelerini, o samimi yağmur dualarını özlemle aktarıyor. “Kadınlar ayrı, erkekler ayrı, çocuklar ayrı dua ederdi. Kapı kapı gezerdik çocuklar olarak. “Pötünceğe ne gerek?” diye sorarlardı gezdiğimiz sokaklarda, “Bulgur gerek!” derdik. O günlerin samimiyetini, o bir olma duygusunu özlüyorum” diyerek sözlerini noktalıyordu.
Poyraz Konağı’ndan ayrılırken, Azizhan Çelikkıran’ın şu sözleri bir mühür gibi zihnimize kazınıyor:
“Gençleri Batı’nın içi boş özentisine değil, 100 yıl geriye, ecdadın o asil ahlakına çekmemiz lazım. Biz 100 yıl geriye gidersek, aslında 100 yıl ileriye gitmiş olacağız.”









