Bu yazı, belki birçok insanı şimdilik ilgilendirmiyor. Ancak gelecekte birçok insanın, evet ben de aynı şeyi yaşadım, diyeceği bir durumu anlatmaya çalışacağım.
Dün, köyde oturan bir yakınım, artık şehire taşınıp şehirde yaşayacağını söyledi. Köyden bıktığını, köyde çok yorulduğunu dile getirdi. Şaşkınlıkla dinledim kendisini. Oysa ben, onun köy yaşamına hayrandım ve yıllar sonra köye dönme, daha doğrusu köy ile bağ kurma hazırlıkları yapıyordum.
Küçükken şehir ulaşılmaz bir yerdi. Özenirdik şehirde yaşayanlara. Şehirde yaşayanların güzel bir hayatı vardı. Bir kişi çalışıyor, ailenin diğer bireyleri ise onun kazandığı kazanç ile geçiniyordu. Şehir, adeta rüyalarımı süslüyordu. Ve nihayet o rüyalarımız gerçek oldu. Köyü bırakıp yerleştik şehire. O yorucu hayattan, hayvanlara bakmaktan, toprağı işlemekten kurtulmuş ve rahata kavuşmuştuk. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Ancak, gerçek hiç de öyle değildi. Meğer kapitalist sistemin kucağına kendimizi atmıştık. Ailedeki bir kişinin kazancı zamanla ailenin geçimine yetmez oldu. Asgari ücret denen sömürü aracı ailedeki tüm üyelerin çalışmasını zorunlu kıldı.
Köyde yaşarken kirlilik olarak gördüğümüz toprağa hasret kaldık; gördüğümüz küçük bir toprak parçasına özellikle değmeye; adeta hasret gidermeye başladık. Kaldırımların kenarlarına dikilen soluk ağaçlara hayranlıkla baktık. Sürünün güvenliğini sağlamakta başka bir şeye yaramadığını düşündüğümüz köpekleri evlerimizde beslemeye başladık.
O ulaşılmaz olarak gördüğümüz şehir hayatı katledilen değerlerin adeta mezarlığına dönüştü. Adeta nefes alamaz olduk. Kapitalist sistemin istilasına uğrayan şehirlerde artık yaşanmayacağını anladık. Yaşam pahalılığı, hava kirliliği, gürültü kirliliği, şehir yaşamının hızlı akması bizi yordu. Bu yorgunluk, köyde şikayetçi olduğumuz fiziksel yorgunluk değildi. Bu beyin yorgunluğuydu; ruhsal yorgunluktu. Hastalıklar arttı, insanlar bunalıma girdi…
Ve nihayet çözümler ararken köyümüz aklımıza geldi. Toprağın, ağaçların, temiz havanın kaynağına ulaşmak için tekrar köyümüz ile bağ kurmaya başladık.
Köy artık bize zor gelmiyordu. Köy işlerini severek yapıyorduk. Yorulmuyor muyduk yoksa fiziksel yorgunluğu önemsemiyor muyduk? Yoksa farkına mı vardık aslında fiziksel yorgunluğun da bir ihtiyaç olduğunu? Şehir hayatının beyin yakan, ruhsal yorgunluğa sebep olan o çekilmez yaşamından uzaklaştığımız için artık köy hayatı bize zor gelmiyor muydu?
İnsan topraktan geldi. İnsan, tabiatın içinden geldi. Hazreti Adem ve annemiz hazreti Havva, tabiatın içinde Allah’ın emrettiği şekilde yaşıyordu. Tabiatı bozmuyorlardı; sadece yaşamlarını sürdürecek şekilde kendileri için bir düzenleme yapıyorlardı. İnsanlığın geldiği noktada ise tabiat bozuldu. İnsan bozuldu, insanlığın yaşam değerleri bozuldu, insanlığın değeri bozuldu.
Geriye dönüş olur mu; daha doğrusu öze dönüş olur mu? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ancak Allah dilerse elbette öze dönüş olur. Allah dilerse elbette kapitalist sitem yok olur.
Kaybedince anladık. Tabiatı, toprağı, mavi gökyüzünü, yeşili, ağaçları… Asıl yaşam değerlerimizi, şehir hayatının asıl yüzünü gördüğümüzde anladık. Maddi konforun hiçbir anlamının olmadığını anladık. Zaten biz maddi konforu yaşamak için Allah tarafından gönderilmedik ki dünyaya…
Selam ve saygılarımla.